Buse Melek’in Yüzme Hikayesi #1 | Annemi Olimpik Anne Yapabilmek İçin
Yedi yaşında, yalnızca yüzmeyi öğrensin diye başladığı bir kursta söylediği küçücük bir cümle… Ve yıllar sonra milli takım formasına kadar uzanacak bir yüzme hikâyesinin ilk adımları.
Bazen hayatınızın yönünü değiştirecek bir karar verirsiniz ama o anda bunun bir karar olduğunun bile farkında olmazsınız.
Bizim Buse Melek’le yüzme hikâyemiz de tam olarak böyle başladı.
Ne büyük hayallerimiz vardı ne de profesyonel sporla ilgili planlarımız…
Yarışlardan, derecelerden, seçmelerden, kamplardan habersizdik.
İstediğimiz şey son derece basitti:
Buse Melek yüzmeyi öğrensin.
Her Şey Küçük Bir Yüzme Kursuyla Başladı
Buse Melek yedi yaşındaydı.
Kuzeni İpek ile birlikte küçük bir spor kompleksinde yüzme kursuna başladı. Haftada iki gün, İpek’le birlikte güzel vakit geçirebileceği bir aktiviteydi bizim için.

Hepsi bu kadar…
O günlerde yüzmenin yıllar sonra ailemizin hayatında bu kadar büyük bir yer kaplayacağını elbette bilmiyorduk.
Bir gün antrenörü bütün çocukları yanına topluyor ve onlara bir soru soruyor:
“Neden yüzme öğrenmek istiyorsunuz? Neden yüzme kursuna geliyorsunuz?”
Çocuklardan biri yaz tatilinde güzel yüzebilmek istediğini söylüyor.
Bir başkası boğulmamak için…
Diğerlerinden de yaşlarına uygun, birbirinden farklı cevaplar geliyor.
Sonra sıra Buse Melek’e geliyor.
Antrenörü aynı soruyu ona da soruyor.
Buse Melek’in cevabı ise:
“Annemi Olimpik anne yapabilmek için.”
O yıllarda P&G’nin Olimpiyatlar ve sporcu anneleri üzerine hazırladığı “Thank You, Mom” reklamları vardı. Buse Melek belli ki o reklamlardan etkilenmişti.
P&G – Thank You, Mom | Best Job, London 2012
Yedi yaşındaki bir çocuğun dünyasında “Olimpik anne” olmak tam olarak ne anlama geliyordu, bugün bile bilmiyorum.
Ama belli ki onun küçücük dünyasında yüzmekle, Olimpiyatlarla ve annesiyle arasında bir bağ kurulmuştu.
Bizim için çocukça ve gülümseten bir cevaptı belki.
Antrenörü ise o cümlenin arkasında başka bir şey görmüş olacak ki bir süre sonra beni yanına çağırdı.
Buse Melek’in diğer çocuklardan farklı olduğunu düşündüğünü söyledi.

Ve ardından hayatımızın yönünü değiştirecek o tavsiyeyi verdi:
“Buse Melek’i Galatasaray Spor Kulübü Yüzme Şubesi’ne götürün.”
Bugün geriye dönüp baktığımda Buse Melek’in yüzme hikâyesinin başlangıcını belki de ilk kez havuza girdiği gün olarak değil, o konuşmanın yapıldığı gün olarak görüyorum.
Çünkü bazen bir çocuğun hayatında bir kapının açılması için önce birinin o çocukta, başkalarının henüz göremediği bir şeyi görmesi gerekiyor.
Galatasaray Spor Kulübü’nde Yeni Bir Dünya
O yönlendirmeyle Buse Melek’i Galatasaray Spor Kulübü’ne götürdük.
Ama ilk gittiğimizde maalesef kaydını yaptıramadık.
Kulüpte kapasitenin üzerinde sporcu vardı. Oradaki yetkili biraz beklememiz gerektiğini, kontenjan açıldığında bize haber vereceklerini söyledi.
Beklemeye başladık.
Tam bir ay sonra beklediğimiz telefon geldi.
Kontenjan açılmıştı.
Buse Melek’in Galatasaray Spor Kulübü’ne kaydını yaptırdık.
İşte bizim için yepyeni bir dünya da böylece açılmış oldu.
O dönem Galatasaray Yüzme Şubesi’nin kursiyer programında balık isimlerinden oluşan gruplar vardı:
Hamsi, İstavrit, Kırlangıç, Yunus…
Her grubun başında birbirinden deneyimli antrenörler bulunuyor ve çocuklarla daha ilk andan itibaren büyük bir özenle ilgileniliyordu.
Şimdi düşününce insanın içinden şu geçiyor:
Bu şartlarda yüzmeyi öğrenmemek neredeyse imkânsızdı.
Buse Melek kursiyer gruplarında yüzmeye başladı ama bu gruplarda çok uzun süre kalmadı.
Haftada iki gün gidilen kurslarda Hamsi grubunda sadece bir gün kaldı. Ardından İstavrit ve Kırlangıç gruplarında toplam iki hafta geçirdi ve sonrasında Yunus grubuna geçti.
Yunus grubu bizim için biraz daha farklıydı. Artık yüzmenin şekillenmeye başladığı, ilerlemenin gözle görülür hâle geldiği bir aşamaydı.
Dersler hafta sonu yapıldığı için o dönem çalışma hayatımızı da çok fazla etkilemiyordu. Umut Aras’ı da yanımıza alıyor, cumartesi ve pazar günleri hep birlikte havuzun yolunu tutuyorduk.
Her şey hâlâ oldukça masum ve yönetilebilir görünüyordu.
Haftada iki gün yüzme…
Bizim için çocukların hafta sonu yaptığı güzel bir aktiviteydi.
Ama havuzda geçirdiğimiz zaman arttıkça ben de farkında olmadan başka bir dünyayı gözlemlemeye başlamıştım.
Soyunma odalarında velilerin sohbetlerine ister istemez kulak misafiri oluyordum.
Bizden biraz daha büyük, artık haftada dört-beş gün antrenmana gelen çocukların anneleri kendi aralarında konuşuyorlardı.
Antrenmanlardan…
Derecelerden…
Yarışlardan…
Sabah antrenmanlarından…
Ben ise dinliyor ama açıkçası konuştuklarının yarısını bile anlamıyordum.
Haftada beş kez antrenmana gelmek bile o zaman bana inanılmaz ürkütücü geliyordu.
Bir de sabah 5’te yapılan antrenmanlardan bahsedenler vardı.
Onları duyduğumda içimden:
“Bunlar çıldırmış olmalı!”
diye düşündüğümü bugün gibi hatırlıyorum.
Üstelik bu sohbetler sadece soyunma odalarında olmuyordu.
Kantinde…
Havuzun bahçesinde…
Çocukları beklediğimiz her yerde aynı konuşmalar devam ediyordu.
Ben yine merakla dinliyor, anlamaya çalışıyor ve bazen kendi kendime:
“Eyvah, galiba biz bunlarla aynı dili konuşmuyoruz.”
diye düşünüyordum.
O zamanlar onların konuştuğu dünyanın bize ne kadar uzak olduğunu düşünüyordum.
Dereceler, yoğun antrenman programları, sabahın köründe kalkmalar, hafta sonlarını yarışlarda geçirmek…
Bunların hiçbirinin bizim hayatımız olacağını düşünmüyordum.
Sonuçta biz oraya yalnızca Buse Melek yüzmeyi öğrensin diye gelmiştik.
Ama galiba havuzun bizim için başka planları vardı.
Haftada Üç Gün Antrenman Şoku
Buse Melek’in Yunus grubundaki gelişimi devam ettikçe kursiyerlikten bir sonraki aşamaya geçme zamanı geldi:
Beyaz Grup…
25 Mart 2016’da, henüz sekiz yaşını bile doldurmamışken Beyaz Gruba geçti.

Ve bizim için ilk büyük değişiklik geldi:
Haftada üç gün antrenman!
Hafta sonu yaptığımız iki antrenmana artık hafta içinden bir gün daha eklenmişti.
Bugün düşündüğümde haftada üç gün antrenman kulağa oldukça masum geliyor.
Ama o gün bizim için hiç de öyle değildi.
“Nasıl olacak?” diye düşünüyordum.
Çünkü Buse Melek’in hayatında yalnızca yüzme yoktu.
Hafta içi okulu devam ediyordu. Üstelik piyano ve drama kurslarına da gidiyordu.
Biz ise çalışıyorduk.
Bir de işin İstanbul gerçeği vardı.
Buse Melek’in okulu Ataşehir’de, Galatasaray Spor Kulübü ise Altunizade’deydi.
Okuldan kim alacaktı?
Altunizade’ye nasıl yetişecekti?
Biz işteyken onu antrenmana kim götürecekti?
Piyano ne olacaktı?
Drama ne olacaktı?
Ödevler ne zaman yapılacaktı?
Aklımızda deli sorular…
Daha birkaç hafta önce soyunma odasında haftada dört-beş gün antrenmana gelen çocukların velilerini dinleyip “Bunlar çıldırmış olmalı” diye düşünen ben, şimdi haftada üç günün hesabını yapmaya başlamıştım.
Farkında değildik ama hayatımızın yeni bir aşamasına geçiyorduk.
Artık mesele yalnızca Buse Melek’in yüzmeyi sevip sevmemesi ya da havuzda ilerlemesi değildi.
Onun yüzmeye devam edebilmesi için bizim de hayatımızı yeniden organize etmemiz gerekiyordu.
Neyse ki bu hikâyede yalnız değildik.
Bizim Görünmeyen Takımımız
Annem ve babam…
Bugün geriye dönüp baktığımda şunu çok rahat söyleyebilirim:
Hayatımızda bu ikili olmasaydı herhalde yüzme sporunun kapısından bile geçemezdik. Hele de iki çocukla…

Buse Melek henüz sekiz yaşını doldurmamıştı.
Umut Aras ise o günlerde dört yaşındaydı.
Haftanın bir günü annemle babam Buse Melek’i okuldan alıyor, dört yaşındaki Umut Aras’ı da yanlarına katıp Altunizade’ye, antrenmana götürüyorlardı.
Biz de mesai bitiminde doğruca havuzun yolunu tutuyorduk.
Antrenman bittiğinde hep beraber buluşuyor ve eve birlikte dönüyorduk.
Böyle yazınca birkaç cümlelik basit bir düzen gibi görünüyor.
Ama aslında yıllarca sürecek yüzme hayatımızın ilk ciddi organizasyonlarından biri buydu.
Bir tarafta okul…
Bir tarafta bizim işlerimiz…
Bir tarafta antrenman…
Bir tarafta dört yaşında başka bir çocuk…
Ve bütün bunların arasında Buse Melek’in yüzmeye devam edebilmesi için kurulmuş küçücük bir aile zinciri.
O zaman bunun ne kadar önemli olduğunu belki bugünkü kadar fark etmiyordum.
Anneanneyle dede torunlarını havuza götürüyor, biz iş çıkışında yetişiyor, sonra hep beraber eve dönüyorduk.
Hayat akıp gidiyordu.
Ama yıllar sonra geriye dönüp baktığımda o günlerin anlamını çok daha iyi görüyorum.
Çünkü küçük yaşta spor yapan bir çocuğun arkasındaki destek bazen tribünde alkışlamak değildir.
Bazen okuldan almaktır.
Bazen İstanbul trafiğinde havuza yetiştirmektir.
Bazen dört yaşındaki diğer torununu da yanına alıp antrenmanın bitmesini beklemektir.
Bazen de çalışan anne-babanın yetişemediği o birkaç saati sessizce tamamlamaktır.
Buse Melek havuzda yüzüyordu ama aslında hepimiz onun yüzebilmesi için bir yerinden tutuyorduk.
Ve galiba biz daha o günlerde farkında olmadan yüzme sporuyla ilgili çok önemli bir şeyi öğrenmeye başlamıştık:
Yüzme bireysel bir spor olabilir ama bir çocuğun yüzme yolculuğu çoğu zaman hiç de bireysel değildir.
O günlerde dört yaşındaki Umut Aras’ın ablasının peşinde gidip geldiği o havuzların, yıllar sonra onun hayatında da nasıl bir yere dönüşeceğini ise henüz hiçbirimiz bilmiyorduk…
2 yorum