Gaziantep 2021 – Yarıştan Hastaneye
Gaziantep 2021 bizim için sıradan bir Türkiye Şampiyonası yolculuğu olarak başlamıştı.
Yüzme yarışlarına giderken bavula ne koyacağınızı düşünürsünüz. Mayo tamam mı? Gözlük, bone, havlu, terlik? Çocuğun hangi gün hangi yarışı var, saat kaçta havuzda olması gerekiyor, ne zaman yemek yiyecek?
Bir sürü şeyi düşünürsünüz.
Ama herhalde hiçbir yüzücü velisi çocuğunu Türkiye Şampiyonası’na gönderirken,
“Acaba hastanelik olur mu?”
diye düşünmez.
Biz de düşünmemiştik.
Temmuz 2021’di. Buse Melek henüz 13 yaşındaydı ve Türkiye Turkcell Uzun Kulvar Küçükler Bireysel Yüzme Şampiyonası için Galatasaray Spor Kulübü’ndeki takım arkadaşlarıyla birlikte Gaziantep’e gidecekti.
Her şey bir Türkiye Şampiyonası’nın olması gerektiği gibi başlayacaktı. Bir gün önceden şehre gidilecek, otele yerleşilecek, yarış havuzunda antrenman yapılacak ve ertesi gün yarışlar başlayacaktı.
Bizim planımız da İstanbul’dan YouTube canlı yayınını açıp Buse Melek’in yarışlarını izlemekti.
Ama birkaç saat içerisinde yarış derecelerinin, finallerin, madalyaların, hatta kronometrenin bile hiçbir önemi kalmayacaktı.
Çünkü bu kez hikâye havuzda değil, bir hastanenin acil servisinde devam edecekti.
8 Temmuz 2021 – Gaziantep Yolculuğu
Buse Melek, Galatasaray’daki takım arkadaşlarıyla birlikte 8 Temmuz sabahı erkenden Gaziantep’e uçtu. Şampiyona ertesi gün başlayacaktı. Bir gün önceden gidilecek, otele yerleşilecek, yarış havuzunda antrenman yapılacak ve çocuklar dinlenip ertesi güne hazırlanacaktı.
Ama bu şampiyonada bizim için alışılmışın dışında bir durum vardı:
Ne Baki ne de ben Gaziantep’e gitmiştik.
Bu hikâyeyi yıllar sonra anlatmaya başladığımda neden ikimizin de gitmediğini bir türlü hatırlayamadım. Hatta kendi kendime,
“Biz böyle bir şampiyonaya neden gitmedik?”
diye düşündüm.
Sonra hatırladım.
Temmuz 2021…
Pandemi hâlâ hayatımızın tam ortasındaydı. İnsanlar maskelerle dolaşıyor, mümkün olduğunca kalabalıklardan uzak durmaya çalışıyordu. Üstelik yaklaşık altı ay önce Umut Covid olmuş, hemen arkasından Baki ve ben de hastalanmıştık. İkimiz de hastalığı oldukça ağır geçirmiştik.
Dolayısıyla o dönemki düşüncemiz gayet basitti:
Çocuk yarışına gitsin, biz de gereksiz yere kalabalığa girmeyelim.
Buse Melek zaten takımıyla ve antrenörleriyle beraberdi. Yarışların YouTube yayını da vardı. Biz de İstanbul’dan izleyecektik.
Buse Melek’in yüzmeyle başlayan yolculuğunu daha önce anlatmıştım. O yolculuğun unutamayacağımız duraklarından biri de Gaziantep olacaktı.
Nereden bilebilirdik ki birkaç gün sonra en çok isteyeceğimiz şey, Buse Melek’in yanında olmak olacaktı.
Gaziantep’e vardıklarında bizi aradı. Sesi cıvıl cıvıldı, keyfi gayet yerindeydi. Tek şikâyeti Gaziantep’in sıcağıydı. Biz de klasik anne baba modunda sürekli aynı şeyleri söylüyorduk:
“Bol bol su iç.”
“Susamayı bekleme.”
“Dikkat et.”
O yıllarda henüz profesyonel olarak bir beslenme uzmanıyla çalışmıyorduk. Bizim bilgilerimiz daha çok yıllardır yüzmenin içinde olan ailelerden aldığımız hap bilgiler ve sonrasında internetten yaptığımız araştırmalardan oluşuyordu.
Aslında bizim yüzücü veliliğimiz de çocuklarla beraber büyüyordu.
Onlar havuzda öğrenirken biz de tribünde öğreniyorduk.
Çocuklar öğlen otelde yemeklerini yediler, ardından havuza gidip antrenmanlarını yaptılar. Sonra otele dönüp dinlendiler. Her şey olması gerektiği gibiydi.
Akşam yemeğinden sonra takım toplantısı vardı. Bu toplantılar şampiyonalarda rutindi; ertesi günün yarışları konuşulur, bayrak takımlarının asil ve yedek sporcuları belirlenir, çocuklara yarışlarla ve davranışlarıyla ilgili hatırlatmalar yapılırdı.
Toplantının ardından Buse Melek bizi görüntülü aradı.
Bu kez sesi gündüzkü kadar cıvıl cıvıl değildi. Yemekleri beğenmemişti. Özellikle de bir çorbadan bahsediyordu; içinde ne olduğunu pek anlayamamış. Restorandaki görevlilerin çocuklara,
“Şifa çorbası bu, herkes içsin, hastalanmasın.”
dediklerini anlattı.
Buse Melek’in midesi çorbayı pek almamış, içmek istememiş ama ufak bir zorlamayla içmiş. Sonradan bunun tavuk suyuna yapılmış şehriyeli bir çorba olduğunu öğrendik ama onun bildiği tavuk çorbasına pek benzemiyormuş. Yanında biraz makarna ve biraz da tavuk yemiş.
Bizim kız zaten yemek konusunda biraz seçicidir. O yüzden ne yalan söyleyeyim, o akşam anlattıklarını çok da ciddiye almadık.
Gaziantep gibi gastronomisiyle ünlü bir şehirde bizim kızın en büyük derdi yemeklerin güzel olmaması. 😊
Biraz da ailesinden uzakta olmanın şımarıklığını yapıyor diye düşündük.
Tabii ki içimizden.
O gece yatağa girdiğimizde bizim açımızdan her şey normaldi.
Ya da biz öyle zannediyorduk.
9 Temmuz – Yarışlara Daha Saatler Vardı
9 Temmuz sabahı heyecanlı bir şekilde uyandık. Ama o gün diğer şampiyona günlerinden biraz farklıydı çünkü yarışlar sabah başlamayacaktı.
Şampiyonanın ilk seansı saat 16.00’daydı.
Yani önümüzde uzun bir gün vardı.
O yıllarda yarışların YouTube’dan canlı yayınlanması bizim için büyük bir nimetti. Her yüzme şampiyonası yayınlanmıyordu. Çocuğunuzu ekranın bir kıyısından köşesinden bile görseniz mutlu oluyordunuz. Üstelik yıllar sonra dönüp o görüntüleri tekrar izleyebiliyorsunuz.
Ayy teknoloji ne güzel şeydi böyle. 😊
Sabah Buse Melek’le bir posta konuştuk. Gayet enerjikti ama gece aynı otelde kalan başka kulüplerden birkaç sporcunun mide bulantısı ve kusma şikâyetiyle hastaneye götürüldüğünü söyledi. Aralarında Buse Melek’in okuldan arkadaşları da vardı.
İlk anda çok üzerinde durmadım.
“Uçakta klima çarpmıştır.”
“Hava değişiminden etkilenmişlerdir.”
gibi şeyler düşündüm.
Çünkü o anda bildiğimiz tek şey birkaç çocuğun rahatsızlandığıydı. Buse Melek gayet iyiydi ve yarışların başlamasına daha saatler vardı.
Fakat saatler ilerledikçe tablo değişmeye başladı.
Buse Melek ısınmasını yapmıştı ama yarıştan önce konuştuğumuzda birkaç takım arkadaşının daha mide bulantısı yaşadığını ve kustuğunu söyledi.
İşte o zaman ilk kez ciddi ciddi endişelenmeye başladım.
Bu çocuklara ne oluyordu?
İçtikleri suda mı bir problem vardı? Havuzda mı bir sıkıntı vardı? Hava değişimi miydi?
Hastalanan çocukları antrenörleri hastaneye götürüyor, serum takılıyor, biraz toparlandıktan sonra tekrar otele dönüyorlardı. Ama o sırada hiç kimse olayın nedenini bilmiyordu.
Buse Melek’in ilk gün yalnızca bir yarışı vardı: 4×50 metre karışık bayrak.
Galatasaray kız takımında Buse Melek 50 metre sırtüstü yüzecekti. Takım arkadaşları Ayda, Nehir ve Dora idi; her biri kendi branşında başarılı, pırıl pırıl sporcular.
Güçlü rakipler vardı ve en büyük rakiplerden biri Fenerbahçe Spor Kulübü’ydü.
İşin bugünden bakınca komik tarafı da şu: O gün Galatasaray formasıyla Fenerbahçe’ye karşı yarışmaya hazırlanan Buse Melek, yıllar sonra Fenerbahçe Spor Kulübü’nün sporcusu olacaktı. 😊
Saat 16.00’da yarışlar başladı ve biz Baki’yle televizyonun karşısına çakılmıştık bile.
Galatasaray 6. kulvardaydı, Fenerbahçe 5., Aykon ise 4. kulvarda yüzüyordu.
Buse Melek sırtüstü etabını tamamladığında ve ikinci sporcular suya girdiğinde Aykon birinci, Galatasaray ikinciydi. Kurbağalama etabının ardından Fenerbahçe öne geçti, Galatasaray ise ikinci sıradaydı.
Biz de şaşırmıştık çünkü Fenerbahçe sırtüstü etabını daha geride tamamlamıştı. Baki’yle birbirimize bakıp,
“Demek ki kurbağacı kız iyi yüzüyor.”
dedik.
Ardından kelebek ve serbest etapları yüzüldü. Yarış bittiğinde Fenerbahçe birinci, Galatasaray ikinci görünüyordu. Kızların yüzlerinden üzüldüklerini anlayabiliyorduk.
Fakat kısa süre sonra Fenerbahçe takımının ikinci sporcusunun, ilk sporcu gerekli mesafeyi tamamlamadan suya atladığı gerekçesiyle diskalifiye edildiği açıklandı.
Galatasaray birinci olmuştu.
Kızların birbirlerine sarılıp sevindiklerini canlı yayından gayet net görebiliyorduk.
İşte yine aynı şeyi düşündüm:
Ayy teknoloji ne güzel şeydi böyle. 😊
Çocuğunuz başka bir şehirde ve siz onun sevincini oturduğunuz yerden görebiliyorsunuz.
Ama yarışları izlerken başka bir şey de dikkatimizi çekmeye başlamıştı. Bazı sporcular gerçekten çok halsiz görünüyordu.
“Çocuklar Zehirlenmiş”
Bayrak yarışının mutluluğunu yaşarken ve madalya törenini beklerken telefonum çaldı.
İstanbul’dan bir arkadaşımdı. Önce bizi tebrik etti, ardından heyecanla,
“Olanları duydun mu? Çocuklar içtikleri çorbadan zehirlenmişler.”
dedi.
İşte o anda bir önceki akşam Buse Melek’in anlattığı “şifa çorbası” aklıma geldi.
Sabahki “klima çarpmıştır, hava değişimidir” rahatlığım bir anda kayboldu.
Telefonu kapatır kapatmaz Gaziantep’e yarışları izlemeye giden arkadaşlarımızı aradım. Onların sesleri de endişeliydi ve hastaneye doğru gidiyorlardı.
Artık şunu biliyorduk:
Ortada ciddi bir sorun vardı.
Ama sebebini henüz bilmiyorduk. Çorba mıydı, başka bir yemek miydi, su muydu, başka bir şey miydi?
Buse Melek’in o dönemki kendi antrenörü federasyon görevi nedeniyle başka bir otelde kalıyordu. Çocuklarımız ise Nükte Hoca, Berke Hoca ve Yavuz Hoca’ya emanetti.
Sonraki günlerde onların neler yaşadığını daha iyi anlayacaktık. Bir çocuk hastalanıyor, hastaneye götürülüyor; o sırada bir başkası otelde kötüleşiyor, diğerinin yarışı yaklaşıyor. Havuz, otel, hastane arasında gidip gelirken bir taraftan da çocukları ailelerine sağ salim teslim etmenin sorumluluğunu taşıyorlardı.
Buse Melek’i aradığımızda hâlâ,
“Ben iyiyim.”
diyordu.
Ama sesi düşmüştü. Morali de pek yoktu.
Bir de benim çok iyi bildiğim bir cümleyi söyledi:
“Karnım aç ama canım bir şey yemek istemiyor.”
İşte o cümleyi duyduğum anda içime iyice kurt düştü. Çünkü bizim Buse Melek açlığa hiç dayanamaz. “Karnım aç ama yemek istemiyorum” diyorsa bir şeyler yolunda gitmiyordu.
O sırada henüz kusmamıştı, hastaneye de gitmemişti.
Ama 9 Temmuz’u 10 Temmuz’a bağlayan gece, hayatımın en uzun gecelerinden biri olacaktı.
Normal şartlarda yarış dönemlerinde çocukların telefonları sürekli ellerinde olmazdı. Hele 13 yaşındayken… Kulübün yazılı olmayan bir düzeni vardı; telefonlar belirli saatlerde aileleriyle konuşmaları için verilir, sonra toplanırdı. Çocukların dikkati dağılmasın, dinlensinler, uyusunlar…
Ama o gece hiçbir şey normal değildi.
Aileler endişeliydi, antrenörler hastalanan çocuklarla hastane, otel ve havuz arasında koşturuyordu. Yeni rahatsızlanan çocuklar çıkıyor, sporcuların gerektiğinde antrenörlerine ulaşması gerekiyordu.
Cep telefonu artık zevk değil, zorunluluk haline gelmişti.
Aradan yıllar geçtiği için o gecenin her dakikasını, hangi telefonun tam olarak saat kaçta geldiğini bugün hatırlamam mümkün değil. Ama bazı anlar var ki insanın hafızasından silinmiyor.
Buse Melek’in oda arkadaşı da hastalanmış ve kusmaya başlamıştı.
Bir telefon konuşmamızda Buse Melek feryat figan ağlıyordu:
“Çıldırmak üzereyim anne. Her yer kusmuk kokuyor. Arkadaşlarım çok acı çekiyor.”
Buse Melek 13 yaşındaydı ve bizden yaklaşık 1000 kilometre uzaktaydı. Ben ise İstanbul’da, elimde telefon, kızımın sesini dinliyordum.
İşte o gece mesafenin ne demek olduğunu gerçekten hissettim.
Uçak bileti bakmaya başladım. Gaziantep’teki arkadaşlarımız ise “Gelmenize gerek yok. şu anda yapabileceğiniz bir şey yok.” diyorlardı. Kendileri orada olmalarına rağmen sürece müdahale edemiyorlardı; çocuklar kulübe emanetti ve bütün süreç antrenörler ile kulüp tarafından yönetiliyordu.
Aklım,
“Git.”
diyordu.
Etrafımdaki herkes,
“Bekle.”
diyordu.
Ben ise telefonu elimden bırakamıyordum. O gece kızımla aramdaki tek bağ oydu.
Sabah 05.00’te Gelen Telefon
9 Temmuz’u 10 Temmuz’a bağlayan geceyi merak, sıkıntı ve pişmanlık içinde gözümüzü kırpmadan geçirdik.
Sabaha karşı saat 05.00 civarında telefon çaldı.
Ekranda Nükte Hoca’nın adını gördüm.
İşte o an… kalbim pır pır.
Buse Melek de kusmaya başlamıştı.
Nükte Hoca onu hastaneye götürüp serum taktırmak istediğini, bunun için bizden izin istediğini söyledi. Sonra o yumuşacık sesiyle,
“Merak etmeyin, ben başlarındayım ve hepsini takip ediyorum.”
dedi.
Yaklaşık 05.30’da Buse Melek’e ilk serum takıldı ve tedavinin ardından kendisini daha iyi hissetmeye başladı.
Ama çocuklarda garip bir döngü vardı. Hastaneye gidiyorlar, serum ve gerekli tedavileri alıyorlar, biraz toparlanıp otele dönüyorlar; yaklaşık beş-altı saat sonra benzer şikâyetler yeniden başlayabiliyordu.
Doktor arkadaşlarımız bunun zehirlenme vakalarında görülebileceğini söylüyordu.
Artık bizim kafamızdaki soru şuydu:
“Evet, zehirlendiler ama neyden?”
Çocuklardan tahliller alınmış, yemeklerden örnekler gönderilmişti. O dönemde bize, çocukların reşit olmaması nedeniyle olayın adli boyutunun da olabileceği anlatılmıştı.
Ama açıkçası o anda hukuku düşünecek durumda değildik.
Tek düşündüğümüz çocuklardı.
Saat 08.00 civarında telefonum yeniden çaldı.
Buse Melek’ti.
Sesi yeniden cıvıl cıvıldı. Serumdan sonra kendisini gayet iyi hissediyordu.
Ve bana,
“Ben yüzeceğim.”
dedi.
Bir yıldır bu şampiyona için çalışmıştı. Aslında bize bir şey sormuyordu.
Kararını vermişti; bizden izin istemiyordu, sadece kararını tebliğ ediyordu.
Ben de Nükte Hoca’yı aramak yerine mesaj attım. Çünkü Gaziantep’teki arkadaşlarımızdan aldığımız haberlere göre Berke Hoca ve Yavuz Hoca çocukları kucaklarında hastaneye taşıyorlardı. Böyle bir ortamda insanları arayıp “Buse yüzsün mü?” diye sormak gerçekten absürt geliyordu.
Yaklaşık beş dakika sonra Nükte Hoca beni aradı.
“Şayet kendisini iyi hissediyorsa yüzsün, yoksa kendisini daha kötü hissedecek.”
dedi.
Hani derler ya,
“Show must go on.”
İşte bizimki de o hesap.
Havuz, Hastane, Tekrar Havuz…
Buse Melek o sabah 50 metre sırtüstü yarışına çıktı ve 7. oldu.
İyi bir derece değildi ama o anda bizim için derecenin hiçbir önemi yoktu.
Daha sonra yüzmesi planlanan 4×200 metre serbest bayrakta ise vücudu artık izin vermedi. Yerine kendisini daha iyi hisseden başka bir takım arkadaşı yüzdü.
Canlı yayını izlerken çocukların birçoğunun ne kadar halsiz olduğunu artık biz de fark ediyorduk. Bazı serilerde boş kalan kulvarlardaki sporcuların önemli bir kısmının Galatasaray’dan veya aynı otelde kalan diğer kulüpten olduğunu görüyorduk.
Sabah seansından sonra Buse Melek’in durağı otel değil, yine hastane oldu.
Tekrar serum, tekrar ilaçlar…
Ben ise İstanbul’da oturmuş bütün bunları telefonla takip ediyordum.
Kuş olup uçup kızımı geri getirmek istedim.
Tedaviden sonra çocuklar yeniden otele döndüler. Açlardı ama artık yemek yemekten de korkuyorlardı. Kulüp yetkilileri ve ailelerin talepleriyle çocuklar için haşlanmış patates, yağsız sade makarna gibi yiyecekler hazırlanması istendi.
Çünkü hâlâ sebebin ne olduğunu bilmiyorduk.
Odaların da olası mikrobik bir durum ihtimaline karşı dezenfekte edildiğini duyduk. Oteldekiler de, kulüp de, aileler de kendi tarafından önlem almaya çalışıyordu.
Sonuçta kim ister ki bu kadar kişinin rahatsızlanmasına sebep olmak?
Akşam seansı saat 16.00’da başladı.
Buse Melek’in günü henüz bitmemişti.
Saat 18.00 civarında 4×50 metre serbest bayrak vardı. Takım bir gün önceden oluşturulmuştu. Diğer kızlar da hastalanmıştı ama onlar da yarışacaklardı.
Buse Melek,
“Onları yalnız bırakamam. Çıkıp yüzeceğim.”
dedi.
Biz sustuk.
Bugün o yarışı yeniden izlediğimde çocukların gözlerinde hem bir görev bilinci hem de kazanma isteği görüyorum. O gün kendileri için değil, biraz da takımları için yüzüyorlardı.
Takım Nehir, Dora, Sahra ve Buse Melek’ten oluşuyordu.
Nehir başladı ve birinci sırada Dora’ya verdi. Dora liderliği koruyup Sahra’ya devretti. Sahra da birinciliği bırakmadı ve Buse Melek suya ilk sırada girdi.
Buse Melek de liderliği korudu.
Galatasaray yarışı birinci tamamladı.
Şampiyonadaki ikinci şampiyonluklarıydı.
Ama o anda ne yalan söyleyeyim, bizim için birinci olmalarından çok daha önemli bir şey vardı:
Dördü de yarışı bitirmişti.
Yarıştan yaklaşık beş dakika sonra biz hâlâ dünyadan bir haber, ekran başında madalya törenini bekliyorduk.
Sonra havuzdaki anonsu duyduk:
“Sevgili Yüzme ailesi. Sizlerle yeni bir Türkiye rekorunu paylaşmak istiyorum. Biraz önce yüzülen 4×50 metre serbest bayrak 13 yaş kadınlarda yüzdükleri 01:54.07 dereceleri ile yeni Türkiye rekorunun sahipleri Galatasaray Spor Kulübü takımı.”
Birbirimize baktık.
Türkiye rekoru mu?
Ağlamaya başladık.
Bu kez sevinçten.
Sonradan Buse Melek ve takım arkadaşlarından öğrendik ki onlar da rekor kırdıklarını bilmiyorlarmış. Anonsu duyduklarında en az bizim kadar şaşırmışlar.
1:54.07 ile 13 yaş Türkiye rekorunu kırmışlardı. Aynı dereceyle 14 yaş rekorunun da üzerine çıkmışlardı.
Fakat daha madalya törenine çıkmadan Buse Melek’in yüzmesi gereken bir yarış daha vardı:
100 metre sırtüstü.
Kendi branşı.
Normal şartlarda heyecanla beklediğimiz yarışlardan biri.
Ama o gün Baki’yle tek bir şey düşünüyorduk:
“Sağ salim bitirsin çıksın yeter.”
Buse Melek yarışı 5. tamamladı. Yaşadıkları düşünüldüğünde aslında hiç de kötü bir sonuç değildi ama gücü tamamen tükenmişti. Havuzdan çıkarken antrenörünün yardımına ihtiyaç duyduğunu gördük.
Üzgündü.
Çünkü istediği gibi yüzememişti.
Ne diyelim?
Yaşanması gerekiyormuş, yaşandı.
Biraz sonra küçük bir muz yemesi ona biraz enerji verdi. Nehir, Dora, Sahra ve Buse Melek madalya törenine hazırlandılar.
O kadar yorgunlardı ki kürsüye çıkarken kulüp bayrağını almayı bile unutmuşlardı.
Madalyalarını ve rekor belgelerini aldılar.
İkinci gün böyle bitti.
Sıra otele dönmekte ve yeni maceraları beklemekteydi.
Evimiz Çağrı Merkezi Gibiydi
Otele dönüldü. Haşlanmış patates, sade makarna, bol su ve dinlenme…
Neyse ki artık yeni hastalanan sporcu haberleri azalmıştı ve ilk hastalanan çocukların bazıları toparlanmaya başlamıştı. Ama mevcut hastalıklar devam ediyordu. Aynı otelde kalan diğer kulübün bazı antrenörlerinin de rahatsızlandığını duyuyorduk.
Bizim İstanbul’daki ev ise artık ünlü bir telefon markasının çağrı merkezi gibiydi.
Neredeyse 7/24 bütün iletişim kanalları açıktı. Birinden bilgi geliyor, bir başkası arıyor, herkes Buse Melek’i soruyordu. İstanbul’daki veliler olarak sürekli birbirimizle konuşuyor, öğrendiklerimizi paylaşıyorduk.
Hatırladığım kadarıyla o akşam televizyon haberlerinde de Gaziantep’te yaklaşık 45 sporcunun nedeni henüz bilinmeyen bir şekilde zehirlendiğine ilişkin haberler gördük. Yerel basında da olay konuşulmaya başlamıştı.
Hepimizin kafasında aynı soru vardı:
“Çocuklar nasıl dönecek?”
Gece yarısından sonra Buse Melek yeniden kötüleşti.
Ve yine hastane…
Serumdan sonra biraz toparlanıyor, bir süre geçiyor, belirtiler yeniden başlıyordu.
Üstelik Buse Melek o gün üç yarış yüzmüştü: sabah 50 metre sırtüstü, akşam 4×50 metre serbest bayrak ve ardından 100 metre sırtüstü.
Günün sonunda yine hastanedeydi.
Üçüncü Gün ve Bir Sokak Lambasının Altı
11 Temmuz sabahı Nükte Hoca aradı.
Sesinden ne kadar yorulduğu anlaşılıyordu. Gerçekten bitmişti.
Buse Melek’in bu şampiyonadaki asıl hedef yarışlarından biri 200 metre sırtüstüydü. Buse Melek hâlâ yüzmek istiyordu ama Nükte Hoca bu kez çok netti; 200 metre sırtüstü yüzmesine izin vermeyecekti. Durumuna göre bazı bayraklarda görev alabilirdi.
Sabah seansında 4×100 metre serbest ve 4×50 metre karışık mix bayrak vardı. Buse Melek 4×50 metre karışık mix bayrakta yüzecekti, diğer takım arkadaşları ise 4×100 metre serbestte görev alacaktı.
Buse Melek kendi bayrak yarışını tamamladı ve takım 3. oldu.
Ama yarışın hemen ardından yeniden fenalaştı.
Nükte Hoca’yla birlikte bir kez daha hastanenin yolunu tuttular.
Bu bölümün ayrıntılarını ben o gün bilmiyordum. Buse Melek eve döndükten sonra anlattı ve ne yalan söyleyeyim, duyduğumda Gaziantep’e gitmemiş olmanın pişmanlığını bir kez daha yaşadım.
Bayrak yarışından sonra Buse Melek çok kötüymüş. Nükte Hoca onu hemen hastaneye götürmek istemiş. Havuzdan çıkmışlar ama kapının önünde taksi bulamamışlar. Buse Melek’in yürüyecek hali de yokmuş.
Nükte Hoca, Buse Melek’in yüzme çantasını havuzun önündeki bir sokak lambasının altına koymuş, Buse’yi de oraya oturtmuş ve taksi bulmaya gitmiş.
O sırada oradan geçen bir karı koca Buse Melek’i fark etmişler. Halinin iyi olmadığını görünce yanına gelmiş, su vermiş ve Nükte Hoca geri dönene kadar onu yalnız bırakmamışlar.
Kim olduklarını bilmiyorum.
Ama yıllar sonra bile bu hikâyeyi anlatırken onlara teşekkür ediyorum.
Nükte Hoca taksiyi bulmuş, geri gelip Buse Melek’i almış ve hastaneye götürmüş.
Buse Melek bunları eve döndükten sonra anlattığında aklımdan geçen ilk şey şuydu:
Orada olsaydım bu pozisyonda kalmayacaklarını düşündüm.
Belki hastalanmasını engelleyemeyecektim. Belki hiçbir şeyi değiştiremeyecektim.
Ama en azından yanında olacaktım.
Hastanede aldığı serumun ardından Buse Melek yeniden otele döndü.
Neyse ki çok sevgili antrenörlerimiz hâlâ sağlıklılardı. Çok yorgun, bitkin ve üzgündüler ama en azından kendileri hastalanmamışlardı.
Artık önlerinde sadece bir seans kalmıştı ve sonrasında İstanbul’a döneceklerdi.
Ne yalan söyleyeyim, hayatımın en uzun ve bitmek bilmeyen yarışı buydu.
Bir taraftan da ilk hastalanan sporcuların kendilerini toparlamaya başladıklarını duyuyorduk. Bu bile bize artık bu işin bir sonu olduğunu düşündürüyordu.
Buse Melek’in akşam yüzmesi gereken son bir yarış vardı:
4×50 metre mix serbest bayrak.
Bu yarışı da tamamlarsa şampiyona onun için bitecekti.
Öğlen aldığı tedavinin etkisiyle kendisini biraz daha iyi hissediyordu ve yarışa çıktı. Takım olarak yarışı 2. tamamladılar.
Ve sonunda Buse Melek için yarışlar gerçekten bitmişti.
Artık oteldeki eşyalar toplanacak, havaalanına gidilecek ve çocuklar İstanbul’a dönecekti.
Ama Nükte Hoca, Buse Melek’i çok bitkin görmüş olacak ki uçağa binmeden önce onu bir kez daha hastaneye götürüp son bir tedavi yaptırmak istedi. Ne de olsa önlerinde bir uçak yolculuğu vardı.
Buse Melek hastanede tedavi olurken takım arkadaşları da onun odadaki eşyalarını toplamış ve valizini hazırlamışlar.
İşte takım olmanın en güzel taraflarından biri de bu değil mi?
Sadece aynı bayrak yarışında yüzmek değil, her daim birbirlerine destek olmak.
Bir gün önce Buse Melek,
“Onları yalnız bırakamam. Çıkıp yüzeceğim.”
demişti.
Şimdi o hastanedeyken takım arkadaşları da onu yalnız bırakmıyordu.
“Anne, Uçağa Biniyoruz”
Ve sonunda beklediğimiz telefon geldi.
Buse Melek,
“Uçağa biniyoruz anne, birazdan kalkacak uçak.”
diye aradı.
O cümleyi duyduğumda içimde nasıl bir rahatlama olduğunu anlatmam zor. Üç gündür telefonun diğer ucundan takip etmeye çalıştığımız çocuğumuz sonunda eve geliyordu.
Telefonu kapatmadan önce bir de isteği vardı:
“Çok açım. Bana kaşarlı patates yapıp getirir misin?”
İşte içimin cızz ettiği başka bir an da buydu.
Günlerdir doğru düzgün yemek yiyemeyen, bir noktadan sonra yemek yemekten bile korkar hale gelen kızım benden yemek istiyordu.
Hemen patatesini haşladım, istediği şekilde kaşarını da ilave ettim ve Baki’yle havaalanına doğru yola çıktık.
Uçağın inişini, çocukların bagajlarını almasını ve o kapının açılmasını beklemek bana çok ama çok uzun geldi.
Havaalanında bir sürü veli vardı.
Bir grup veli ellerinde balonlarla, küçük bir davulla çocuklarını karşılamaya gelmişti.
Sakın bunu onları eleştirmek için anlattığımı düşünmeyin.
Tam tersine, sonuna kadar haklarıydı.
Çocukları koskoca bir yıl çalışmış, Türkiye Şampiyonası’nı tamamlamış, emeklerinin karşılığını almış ve en önemlisi sağlıklı bir şekilde evlerine dönmüşlerdi. Zaten şampiyona dönüşlerinde görmeye alıştığımız görüntü tam olarak buydu; madalyalar, balonlar, alkışlar, gülen çocuklar ve onları gururla bekleyen aileler…
Sonra kapı açıldı ve sporcular yavaş yavaş çıkmaya başladı.
Önce neşe içinde, yüzleri gülerek gelen bir grup çocuk gördük.
Onların arkasından da bizim deyimimizle Gaziantep gazileri görünmeye başladı.
Ayy inanamıyorum…
Sadece dört gün önce, 8 Temmuz’da yolcu ettiğimiz çocuklarla karşımızdaki çocukların sanki alakası yoktu.
Yorgun, bitkin, yüzlerinin rengi gitmiş ve gözle bile fark edilecek kadar kilo vermiş bir sürü sporcu…
Birkaç dakika önce balonlarla karşılanan çocukları izlerken ne kadar normal gelen havaalanı görüntüsü, bizim çocukları görünce bir anda bambaşka bir şeye dönüşmüştü.
İnsanın gözü tabii ki önce kendi canını arıyor.
Ben de gelen her çocuğun arkasından Buse Melek’i arıyordum.
En son çıkanların arasındaydı.
Bir arkadaşının koluna girmiş yürüyordu.
Onu gördüğüm anda ilk dikkatimi çeken ne madalyası oldu ne de elindeki çantası. Çocuğum gözümün önünde erimiş gibiydi. O an bana en az dört kilo vermiş gibi görünüyordu.
Yanımıza geldiğinde Buse Melek’e kocaman sarıldık.
Sonra her zaman yaptığı gibi kafasını babasının göğsüne gömdü ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
O ağlamanın içinde bence dört günün her şeyi vardı. Korkusu, yorgunluğu, hastaneler, kusan arkadaşları, yarışmak isteyip vücudunun izin vermediği anlar…
Bir duygu boşalmasıydı.
Biz de hiçbir şey söylemeden bıraktık ağlasın.
Çünkü artık telefonun diğer ucunda değildi.
Kızımız kollarımızın arasındaydı.
Biraz daha bekleyip Nükte Hoca, Berke Hoca ve Yavuz Hoca’yla görüştük.
Üç gündür doğru düzgün yatak yüzü görmemişlerdi. Yorgunluğun yanında çok da üzgündüler.
Onlar için durum belki bizden bile daha zordu. Biz İstanbul’da kendi çocuğumuz için endişelenirken onlar kendilerine emanet edilmiş bütün sporcuların sorumluluğunu taşıyorlardı. Bir çocuk hastaneye giderken bir başkasının yarışı vardı, diğeri otelde rahatsızlanıyordu.
Nükte Hoca’yla konuştuğumda,
“24 saat yataktan çıkmadan yatacağım.”
diyordu.
Sonuna kadar hak etmişti.
Eve Gitmeden Önce
Buse Melek’i arabaya bindirdik ve beklenen kaşarlı patates yeme faslı başladı. 😊
Ama telefonda “Çok açım.” diyen kızımız, patates önüne gelince o kadar da iştahlı değildi. Biraz yemeye çalıştı ama belli ki vücudu henüz normale dönmemişti.
Bu şampiyona aynı zamanda sezonun son yarışıydı ve takım sezon tatiline giriyordu. Bizim de daha önceden yaptığımız bir plan vardı; önce Artvin’e, babamızın köyüne gidecek, ardından Antalya tarafına geçip tatilimize devam edecektik.
Ama bu kadar uzun bir yolculuğa çıkmadan önce Buse Melek’in gerçekten iyi olduğundan emin olmamız gerekiyordu.
Bu nedenle havaalanından aldıktan sonra onu tam teşekküllü bir hastaneye götürdük.
Tahlilleri yapıldı ve neyse ki durumun artık iyileşmeye döndüğü görüldü. Gerekli ilaçları verildi ve eve gönderildik.
Buse Melek ise kendisini hâlâ kendi tabiriyle,
“Leş gibi hissediyorum.”
diye anlatıyordu.
Bir de sürekli,
“Her yerden kusmuk kokusu geliyor.”
diyordu.
Eve geldiğimizde yaptığımız ilk iş ona güzel bir duş aldırmak oldu.
O duş sadece temizlenmek için değildi sanki.
Geçen dört günün bütün sıkıntısını o duşla birlikte üstümüzden atmaya çalışıyorduk.
Ama Buse Melek’in eve dönmesiyle olay bizim için kapanmadı.
Bu İşin Ucunu Bırakmaya Niyetim Yoktu
Olay adli sürece taşınmış, kulüp avukatları da gerekli şikâyet dilekçelerini vermişlerdi.
Ama benim kalbim hâlâ soğumamıştı.
Bu işin ucunu bırakmaya hiç niyetim yoktu.
Çünkü mesele sadece çocuğumuzun bir yıllık emeği değildi. Sadece dört günlük bir kâbus da değildi.
Çocukların yaşadıkları, ailelerin çektiği sıkıntı, antrenörlerin o üç gün boyunca yaşadıkları…
Bütün bunların neden olduğunun ortaya çıkmasını ve bir sorumluluk varsa bunun hukuk karşısında hesabının verilmesini istiyordum.
Buraya kadar okuyanların,
“Peki bütün bunlara ne sebep olmuş?”
dediğini duyar gibiyim.
Sonrasında bize ulaşan bilgilere göre zehirlenmenin tavuk ürününde soğuk zincirin bozulmasından kaynaklandığı anlaşılmıştı.
Bu nedenle ilk gece duyduğumuz “şifa çorbası” aklımıza gelse de Buse Melek o akşam yalnızca çorbadan değil, tavuktan da yemişti. Dolayısıyla bizim açımızdan asıl mesele hangi tabaktan yediği değil, bütün bunların çocukların başına neden geldiğinin ortaya çıkmasıydı.
Tatile çıkmadan önce karakola gittik. Gaziantep’te yaşadıklarımızı anlattık ve suç duyurusunda bulunduk.
Bunu yapan sadece biz değildik. Bizim gibi birçok aile de şikâyetçi olmuştu.
Tabii hukuki süreç öyle şıpdanak sonuçlanmadı. 😊
Araştırmalar yapıldı, defalarca ifadelere çağrıldık, dilekçeler yazdık, imzaladık…
Aradan zaman geçti ama bir şekilde bu konunun sümen altı edilmesini engelledik.
Bize daha sonra aktarılan bilgilere göre olayda sorumluluğu olduğu belirlenen aşçının işine son verilmişti.
Ama dosya kapanmadı.
Hayatımıza devam ettik. Yeni sezon başladı, yeni yarışlar geldi, Buse Melek yüzmeye devam etti.
Yanlış hatırlamıyorsam aradan yaklaşık iki yıl geçtiğinde bir avukat bizi aradı.
Uzlaşmak istiyorlardı.
Bize aktarıldığı kadarıyla bu dosyalar kapanmadan işletmenin ruhsat yenileme sürecinde sorun yaşanıyordu.
Ne yalan söyleyeyim…
Hiç uzlaşmak istemedim.
Çok canımız yanmıştı.
Ben de onların canı çok yansın istiyordum.
O zamanki duygum gerçekten buydu.
Ama insanın hissettiğiyle hukukun işleyişi aynı şey değil. Avukat arkadaşlarımla konuştum ve bu noktadan sonra hukuku daha fazla zorlamanın bize de çocuklara da bir faydası olmayacağını onların sayesinde anladım.
Uzlaşma dosyasında yanlış hatırlamıyorsam yaklaşık 20 çocuk vardı.
Aileler olarak konuştuk ve ortak bir karar verdik. Belirli bir meblağ üzerinden uzlaşmayı kabul ettik.
Böylece Gaziantep’te başlayan olayın hukuki tarafı da yaklaşık iki yıl sonra bizim açımızdan kapanmış oldu.
Ama bazı hikâyeler dosya kapandığında gerçekten kapanmıyor.
Peki Biz Neden Hâlâ Yarışlara Gidiyoruz?
Aradan yıllar geçti.
Buse Melek büyüdü, Umut büyüdü.
Yüzme artık hayatımızın öyle büyük bir parçası oldu ki kaç şehir, kaç havuz, kaç tribün gördüğümüzü bazen biz bile hatırlamıyoruz.
Ve zaman zaman hâlâ aynı soruyla karşılaşıyoruz:
“Çocukların artık büyüdü. Neden hâlâ her yarışlarına gidiyorsunuz?”
Aslında haklı bir soru.
Sonuçta havuza biz girmiyoruz. Onların yerine start taşına çıkmıyoruz, onların yerine yüzmüyoruz. Hatta çoğu zaman tribünde oturup izlemek dışında yapabileceğimiz hiçbir şey yok.
Ama Gaziantep bize tam da bunu öğretti.
Bazen hiçbir şey yapamıyor olsanız bile orada olmak istiyorsunuz.
8 Temmuz’da Buse Melek’i havaalanından uğurlarken dört gün sonra neler yaşayacağımızı bilmiyorduk. Bir Türkiye Şampiyonası’na gidiyordu. Yarışacak, arkadaşlarıyla vakit geçirecek, sezonun son yarışını tamamlayıp eve dönecekti.
Biz de İstanbul’dan YouTube yayınını açıp yarışlarını izleyecektik.
Ne olabilir ki?
Oldu.
Ve Gaziantep’te yaşananları İstanbul’dan, telefonun diğer ucundan takip etmeye çalışırken bir şeyi çok iyi anladım:
Bir anne olarak bazen çocuğumun sorununu çözemesem bile yanında olmak istiyorum.
Belki Gaziantep’te olsaydım Buse Melek’in hastalanmasını engelleyemeyecektim. Serumunu ben takmayacaktım, tedavisini ben yapmayacaktım, yarışıp yarışmayacağına ben karar vermeyecektim.
Belki yaşananların hiçbirini değiştiremeyecektim.
Ama hastaneden çıktığında yanında olabilirdim. Kendini kötü hissettiğinde sarılabilirdim. Havuzun dışında taksi beklerken bir sokak lambasının altında oturmak zorunda kaldığında yanında olabilirdim.
Ve bazen bir anne baba için “Yanında olabilirdim.” cümlesi bile yeterince büyük bir sebep.
Bu yüzden bugün hâlâ çocuklarımızın yarış programı açıklandığında takvime bakıyoruz. İşlerimizi ayarlıyoruz, uçak biletlerine bakıyoruz, otelleri araştırıyoruz. Bazen kilometrelerce araba kullanıyor, bazen sabahın köründe kalkıyor, bazen de bütün gün tribünde oturup birkaç dakikalık bir yarış izliyoruz.
Çünkü Gaziantep’te öğrendiğimiz bir şey var:
Biz o yarışlara sadece yarış izlemeye gitmiyoruz.
Madalyayı görmek için de gitmiyoruz. Dereceyi kronometreden zaten öğrenebiliriz. Yarışı YouTube’dan da izleyebiliriz.
Ama ihtiyaç duydukları bir anda yanlarında olmayı hiçbir ekran sağlayamıyor.
Elbette her yarışa gitmek her aile için mümkün olmayabilir. Bazen bizim için de olmayabilir. Her ailenin işi, hayatı, şartları farklı.
Ama imkânımız varsa biz orada olmayı seçiyoruz.
Belki bütün gün bize hiç ihtiyaçları olmayacak. Hatta çoğu zaman olmuyor da. Arkadaşlarıyla gülüyorlar, takımlarıyla hareket ediyorlar, yarışlarını yüzüyorlar ve bizim tribünde olduğumuzu bile unutuyorlar.
Zaten olması gereken de bu.
Ama olur da bir gün ihtiyaçları olursa, başlarını çevirdiklerinde bizi orada bulsunlar istiyoruz.
Çünkü bazı yarışlardan eve madalyayla dönülüyor, bazılarından Türkiye rekoruyla, bazılarından ise anlatması yıllar süren bir hikâyeyle…
Biz Gaziantep’ten hepsiyle döndük.
Ama bana bugün,
“O yarıştan aklında en çok ne kaldı?”
diye sorsanız ne dereceyi söylerim, ne madalyayı ne de Türkiye rekorunu.
Aklıma önce havaalanında babasının göğsüne kafasını gömüp hıçkıra hıçkıra ağlayan 13 yaşındaki kızım gelir.
Sonra da kendi kendime aynı şeyi söylerim:
İyi günde tribünden alkışlamak güzel. Ama asıl mesele, ihtiyaç duyduklarında orada olabilmek.
İşte biz bu yüzden gidiyoruz.