Küçük yaşlarda Galatasaray havuzunda bone ve gözlüğüyle antrenman yapan Umut

Umut’un Yüzme Hikâyesi #1 – Serbest Yüzmemek İçin Tuvalete Kaçan Çocuk

Buse Melek’in yüzme hikâyesini anlatırken yazının sonunda şöyle bir cümleyle bitirmiştim:

“O günlerde dört yaşındaki Umut’un ablasının peşinde gidip geldiği o havuzların, yıllar sonra onun hayatında da nasıl bir yere dönüşeceğini ise henüz hiçbirimiz bilmiyorduk…”

Aslında Umut’un yüzmeyle tanışması da tam olarak böyle oldu.

Ablasının peşinden…

Çocuklarda yüzmeye başlama hikâyesi bazen planlı bir kararla değil, hayatın doğal akışı içinde başlıyor. Bizim için de tam olarak böyle olmuştu.

Buse Melek Galatasaray Spor Kulübü’nde yüzüyordu. Biz zaten sürekli havuzdaydık. Antrenmanlar, hafta sonları, beklemeler derken Umut da daha küçücük yaşlardan itibaren havuz ortamının içinde büyüyordu.

Sonunda kaçınılmaz olan oldu.

Beş-altı yaşlarındayken o da Galatasaray Spor Kulübü’nde yüzmeye başladı.

Çocuklarda yüzmeye başlama – Umut’un Galatasaray Spor Kulübü’ndeki ilk yüzme yılları
Umut’un Galatasaray havuzundaki ilk yılları… O günlerde yüzme, arkadaşlarıyla birlikte keyif aldığı bir spordan ibaretti.

Ama küçük bir problemimiz vardı.

Umut yüzünü suya sokmayı pek sevmiyordu.

Bir yüzücü için çok umut verici bir başlangıç sayılmaz. 🙂

Yüzüne Su Gelmesin

Aslında bunun altında yatan bir sebep vardı.

Umut daha çok küçükken, oturduğumuz sitenin havuzunun kenarında oynadığı bir gün tatsız bir olay yaşamıştık.

Başka bir çocuk arkasından gelip Umut’u havuza itmişti.

Üstelik Umut’un o sırada kollukları da takılı değildi.

Ben şezlongdaydım.

Umut suya düştü ve ne olduğunu anlayamadan suyun içinde çırpınmaya başladı. Fark ettiğim anda hemen yanına koşup onu havuzdan çıkardım.

Çok kısa süren bir olaydı belki ama belli ki Umut’un küçücük dünyasında izi biraz daha uzun sürmüştü.

Çünkü o günden sonra yüzüne su gelmesinden hiç hoşlanmadı.

Öyle ki sadece havuzda değil, banyo yaptırırken bile yüzüne su geldiğinde boğulacakmış gibi tepki veriyordu.

Saçını yıkamak başlı başına bir organizasyondu.

Başını durulayacağım zaman normal şekilde su dökemiyordum. Kuaförde saç yıkar gibi kafasını geriye yatırıyor, yüzüne mümkün olduğunca su gelmeden saçını durulamaya çalışıyordum.

Dolayısıyla yıllar sonra yüzme kursuna başladığında yüzünü suya sokmak istememesi aslında bizim için çok da şaşırtıcı değildi.

Ama yüzme dediğiniz sporun da küçük bir problemi var:

Yüzünüzü suya sokmadan yüzmek pek mümkün değil. 🙂

“Tuvalete Gideceğim”

Özellikle serbest yüzüleceği zamanlarda Umut bu soruna kendince oldukça yaratıcı bir çözüm geliştirmişti.

Tuvalete gitmek.

Antrenmanda sıra serbest çalışmaya geldiğinde:

“Tuvalete gideceğim.”

deyip havuzdan çıkıyordu.

Biz de gerçekten tuvalete gittiğini düşünüyorduk.

Ta ki bir gün benim içime bir kurt düşene kadar.

Yine serbest çalışması başladı.

Yine Umut havuzdan çıktı.

Yine tuvalete gideceğini söyledi.

Bu kez arkasından gittim.

Ve bizim küçük yüzücüyü tuvalette değil, duvarın arkasında saklanırken buldum.

Meğer yaptığı şey son derece planlıymış.

Duvarın arkasında bekliyor…

Serbest çalışmasının bitmesini takip ediyor…

Serbest bitince de hiçbir şey olmamış gibi ortaya çıkıp yeniden havuza giriyormuş.

Bunu fark ettiğimde gülsem mi kızsam mı bilemedim.

Sonra durumu o dönem kursiyer çocuklarla ilgilenen Erda Hoca’ya anlattım.

Bir sonraki antrenmanlardan birinde yine aynı senaryo yaşandı.

Serbest başladı.

Umut ortadan kayboldu.

Ama bu kez hesaba katmadığı bir şey vardı:

Erda Hoca artık numarayı biliyordu.

Duvarın arkasında saklanan Umut’u buldu, aldı ve doğruca havuza geri götürdü.

Ama tabii hikâye filmlerdeki gibi olmadı.

Erda Hoca onu havuza geri götürdü diye bizimkinin serbest korkusu bir anda ortadan kaybolmadı. 🙂

Sonraki günlerde aynı oyunu tekrar oynamaya çalıştı.

Serbest zamanı geldiğinde yine:

“Tuvalete gideceğim.”

Ama artık bu bahanenin ömrü dolmuştu.

Erda Hoca numarayı bildiği için serbest çalışması sırasında tuvalete gitmesine izin vermiyordu.

Kaçış yolları birer birer kapanıyordu ama asıl mesele hâlâ oradaydı:

Umut serbest yüzerken yüzünü suya sokmaktan korkuyordu.

Bir gün antrenman sırasında Erda Hoca, Umut’u havuzun kenarına aldı.

Yaklaşık 10–15 dakika boyunca onunla konuştu.

Ben o konuşmanın tamamını duymadım. Dolayısıyla bugün size kelimesi kelimesine ne konuştuklarını anlatamam.

Ama sonrasında öğrendiğim kadarıyla Erda Hoca, o dönem milli takım seviyesinde yüzen sporcularından birinin küçüklüğünde yaşadığı korkulardan bahsetmiş Umut’a.

İyi yüzücülerin de bir zamanlar bazı şeylerden korkmuş olabileceklerini anlatmış.

Önemli olanın korkunun hiç olmaması değil, çalışarak onun üzerine gidebilmek olduğunu söylemiş.

Ve bu korkuyu beraber yenebileceklerini anlatmış.

Biraz çalışarak…
Biraz cesaret ederek…
Biraz da birbirlerine güvenerek…

Sanırım Umut’un ihtiyacı olan şeylerden biri de tam olarak buydu.

Çünkü korkusu ertesi gün mucizevi bir şekilde ortadan kalkmadı.

Başlangıçta kendince başka bir çözüm buldu.

Serbest yüzerken kafasını mümkün olduğunca yukarıda tutmaya çalışıyordu.

Yüzü suya ne kadar az girerse o kadar iyiydi. 🙂

Tabii bu şekilde yüzmek teknik olarak doğru değildi ama en azından artık duvarın arkasında saklanmıyordu.

Suyun içindeydi.

Sonrasında yapılan çalışmalarla yavaş yavaş baş pozisyonu düzeldi.

Yüzünü suya koymaya başladı.

Nefes alışverişini öğrendi.

Tekniği geliştikçe kendine olan güveni de arttı.

Ve bir zamanlar yüzüne su gelmesin diye banyoda başını geriye yatırdığımız çocuk, serbest yüzmeyi de öğrenmeye başladı.

Bugün geriye dönüp baktığımda bu hikâyede en çok hoşuma giden şeylerden biri de bu aslında.

Umut’un korkusu sadece:

“Korkacak bir şey yok.”

denilerek geçmedi.

Önce korkmasına izin verildi.

Sonra başka çocukların da benzer korkular yaşayabildiğini gördü.

Ve en sonunda çalışarak yapabildiğini kendisi fark etti.

Belki Erda Hoca’nın o gün havuz kenarında Umut’la yaptığı 10–15 dakikalık konuşmanın tamamını hiçbir zaman öğrenemeyeceğim.

Ama sonucunu biliyorum.

Duvarın arkasına saklanarak başlayan serbest hikâyesi, yavaş yavaş kulvarın içine taşındı.

Havuzun Küçük Maskotu

O günlerden kalan fotoğraflara baktığımda benim gözümde hep aynı Umut canlanıyor.

Altı yaşlarında…

Küçücük, sevimli ve neredeyse sürekli gülümseyen bir çocuk.

17 Aralık doğumlu olduğu için grubundaki çocukların da en küçüklerinden biriydi.

Belki yaşı, belki sürekli gülen hali, belki de küçücük bedeniyle havuzun içinde yaptığı hareketler nedeniyle kısa sürede havuzun maskotlarından biri haline gelmişti.

Bir de kendine özgü alışkanlıkları vardı.

Mesela antrenmana hazırlanırken bonesini ve gözlüğünü daha soyunma odasındayken takardı.

Soyunma odasının kapısından çıktığında bizim küçük yüzücü tam teçhizat hazırdı.

Bone kafada.

Gözlük gözde.

Ve o gözlük bir daha antrenman bitene kadar kolay kolay çıkmazdı. 🙂

Küçük yaşlarda bone ve yüzücü gözlüğüyle havuz kenarında antrenmana hazırlanan Umut
Bone kafada, gözlük gözde… Umut antrenmana hazır. 🙂

Bazen de havuza giriş şekli tamamen kendi tercihine kalırdı.

Normal şekilde suya girmek varken bizimki havuza bombalama atlayarak, bazen de takla atarak girmeyi tercih ederdi.

Hani çok ciddi bir yüzme kariyerinin ilk yıllarından bahsediyormuşuz gibi düşünmeyin. 🙂

Ortada altı yaşında, bonesi ve gözlüğü daha soyunma odasından çıkarken hazır, sürekli gülen ve fırsatını bulduğunda havuza takla atarak giren küçücük bir çocuk vardı.

Hocalar seviyordu.

Çocuklar seviyordu.

Havuzdaki hemen herkes onu tanıyordu.

Tabii bunda biraz “Buse Melek’in kardeşi” olmasının da payı vardı.

Buse Melek zaten aynı kulüpte yüzüyordu. Dolayısıyla Umut havuza geldiğinde tamamen yabancı bir çocuk değildi.

Belki biraz daha fazla ilgi görüyor, biraz daha fazla şımartılıyordu.

O da bundan pek şikâyetçi görünmüyordu. 🙂

Ama o yıllarda bizim gözümüzde Umut’un yüzmesinin amacı son derece basitti.

Ablası yüzüyordu.

Kardeşi de yüzsün…

Zaten sürekli havuza geliyor.

Biraz enerji atsın.

Yüzmeyi öğrensin.

Spor yapsın.

Hepsi bu kadar.

Ne bir yarış planımız vardı ne derece hesabımız ne de geleceğe dair büyük bir sporcu hayalimiz.

Belki de çocukların spor hikâyelerinde en sevdiğim şey tam olarak bu.

Başlangıçta kimse sonunu bilmiyor.

Sonra İşler Biraz Daha Ciddileşti

Umut yüzmeye başladığında Galatasaray Spor Kulübü’ndeki sistem, Buse Melek’in başladığı dönemden biraz farklıydı.

Buse Melek zamanında Beyaz, Sarı ve Kırmızı gruplar vardı.

Çocuklar belirli aşamalardan geçiyor, değerlendirmelere giriyor ve yeterli görüldüklerinde bir sonraki renk grubuna geçiyorlardı.

Umut’un zamanında ise bu sistem değişmişti.

Artık Beyaz, Sarı, Kırmızı gruplar yoktu.

Çocuklar doğrudan kendi yaş grupları için oluşturulan takımlara alınıyor ve o yaş grubundan sorumlu antrenörleriyle çalışmalarına devam ediyorlardı.

Yıllar sonra iki sistemi de yaşamış bir veli olarak baktığımda ikisinin de avantajları ve dezavantajları olduğunu düşünüyorum.

Yeni sistemde çocukların renk gruplarında zaman kaybetmesi ve:

“Geçtim mi, geçemedim mi?”

stresi ortadan kalkmıştı.

Buse Melek döneminde biz bunu yaşamıştık.

Küçücük çocukların bir üst gruba geçebilmek için değerlendirmeye alınmaları ve sonucunu beklemeleri, çocuk için de veli için de ister istemez bir stres yaratıyordu.

Ama renk gruplarının başka bir avantajı vardı.

Çocuklar belirli aşamalardan geçerek takıma geldikleri için yüzme seviyeleri birbirine daha yakın oluyordu.

Doğrudan yaş grubuna geçilen sistemde ise aynı takımın içinde yüzme seviyesi ve performansı birbirinden oldukça farklı çocuklar olabiliyordu.

Yani bir tarafta seçilme baskısı ortadan kalkmıştı, diğer tarafta takım içerisindeki seviye farkları artmıştı.

Hangisi daha doğru?

Bugün bile bunun çok net bir cevabı olduğunu düşünmüyorum.

Serbestten Kaçan Çocuk Hızlı Ayak Vurmaya Başlıyor

Bu arada bizim duvarın arkasına saklanan küçük yüzücüde de bazı değişiklikler olmaya başlamıştı.

Serbest yüzme korkusunu yavaş yavaş aşmıştı.

Hatta zaman içerisinde serbest yüzmede, özellikle de serbest ayakta oldukça hızlanmaya başladı.

Ama o yaşlarda Umut’un dikkat çeken başka özellikleri de vardı.

Sırtüstü yüzmesi ve dolphin vuruşları yaş grubuna göre oldukça iyiydi.

Tabii o günlerde bunların ileride ne anlama geleceğini bilmiyorduk.

Bugün geriye dönüp:

“Demek ki sırtüstü o zamandan belliymiş.”

demek çok kolay.

Ama insan hikâyenin içindeyken böyle düşünmüyor.

Biz sadece havuz kenarında izliyor ve bazı şeyleri fark ediyorduk.

“Umut’un ayağı hızlı.”

“Sırtüstünü güzel yüzüyor.”

“Dolphin’i iyi.”

Hepsi bundan ibaretti.

Henüz kronometrenin hayatımızda bugünkü kadar büyük bir yeri yoktu.

Dereceler, barajlar, milli takım seçmeleri…

Bunların hiçbiri bizim dünyamızda değildi.

Ama burada küçük bir parantez açmam gerekiyor.

Çünkü Umut’un o dönem hayatında sadece yüzme yoktu.

Bir Taraftan da Futbol…

Anaokuluna başladığı yıllarda arkadaşları okulda buldukları her fırsatta futbol oynuyorlardı.

O yaşlarda futbol biraz da çocukların sosyalleşme yollarından biriydi.

Umut futbolu izlemeyi çok seviyordu. Dünya Kupası maçlarına kadar takip ediyordu.

Ama küçük bir problem vardı:

Futbolu izlemeyi çok seven Umut, futbol oynamayı pek beceremiyordu. 🙂

O dönem fiziksel olarak da oldukça güçsüzdü.

Öyle ki bazen topa vurduğunda top bir tarafa giderken Umut da arkasından yere düşüyordu.

Dolayısıyla arkadaşlarının maçlarında kendisine çok stratejik bir görev verilmişti:

Kaçan topları yakalamak.

Sanırım bir süre sonra bu durum onu düşündüğümüzden daha fazla rahatsız etmeye başladı.

Çünkü bir akşam yemek yerken son derece ciddi bir şekilde söze girdi:

“Sizden bir şey isteyeceğim ama sakın bana hayır demeyin.”

Sonra isteğini söyledi:

“Beni futbol okuluna yazdırır mısınız?”

Ve bizim hayır deme ihtimalimize karşı kendince çok güçlü bir teklif sundu:

“Bayram harçlıklarımı size veririm, onunla ödersiniz parasını.”

İşte o cümleden sonra zaten hayır deme şansımız kalmamıştı.

Çünkü Umut bayramlarda topladığı harçlıklarını kolay kolay harcamazdı.

Demek ki futbol okuluna gitmeyi, harcamaya kıyamadığı bayram harçlıklarından vazgeçecek kadar çok istiyordu.

Sonunda kuzeni Demir ile birlikte Umut’u Galatasaray Spor Kulübü’nün futbol okuluna kaydettirdik.

Umut ve kuzeni Demir’in Galatasaray futbol okuluna devam ettikleri yıllardan birlikte çekilmiş fotoğrafı
Umut ve kuzeni Demir… Futbol okuluna da birlikte devam ettikleri yıllardan. 🙂

Bu tamamen Umut’un kendi seçimiydi.

Koşmak, top oynamak, Demir’le birlikte olmak…

Çok keyif alıyordu.

Yıllar sonra, Umut’un yüzmedeki en belirgin özelliklerinden birinin hızlı ayakları olduğunu gördükçe ister istemez şunu düşündük:

Acaba o futbol günlerinin bunda küçük de olsa bir payı olmuş muydu?

Sürekli koşmak, yön değiştirmek, topa vurmak, bacaklarını kullanmak…

Bunun ne kadarının futboldan geldiğini elbette bilimsel olarak söyleyemem.

Belki gerçekten katkısı oldu, belki de Umut’un yapısında zaten vardı.

Ama anne-baba olarak yıllar sonra geriye baktığınızda hikâyenin parçalarını bazen böyle birleştiriyorsunuz.

Bir zamanlar topa vurduğunda kendisi de arkasından düşen ve arkadaşlarının maçlarında kaçan topları toplayan çocuk…

Bir süre sonra havuzda hızlı ayaklarıyla dikkat çekmeye başlamıştı.

Bu arada şunu da özellikle söyleyeyim:

Futbol hikâyesi burada bitmedi.

Umut yüzmede ilerlemeye devam ederken futbol kursu da tam gaz devam ediyordu.

Yani o günlerde henüz hayatımızda:

“Umut yüzücü olacak, artık diğer sporları bırakalım.”

gibi bir düşünce kesinlikle yoktu.

Bir tarafta yüzme antrenmanlarına gidiyor…

Diğer tarafta kuzeni Demir’le futbol okuluna devam ediyor…

Birinde kulvarın içinde hızlanıyor, diğerinde topun peşinden koşuyordu.

Biz de onun hangisinde ne kadar ileri gideceğini düşünmekten çok, spor yapmasından ve ikisinden de keyif almasından mutluyduk.

Henüz yüzmenin hayatındaki yerinin diğer her şeyden bu kadar ayrışacağı günlere gelmemiştik.

O günlerde Umut sadece yüzmeyi de futbolu da seven küçük bir çocuktu.

Artık Bir Takımı Vardı

Umut’un Galatasaray 2011 yüzme takımı ve antrenörü Eray Hoca ile havuz başında çekilen takım fotoğrafı
Artık bir takımı, takım arkadaşları ve bir de Eray Hocası vardı. 🙂

Zaman su gibi akıp giderken Umut da Galatasaray Spor Kulübü’nde 2011 doğumlu çocuklar için kurulan takıma alınmıştı.

Buse Melek’in takım hikâyesinde olduğu gibi seçmeler, beklemeler, “Acaba takıma girecek mi?” heyecanları yaşamadık.

Sistem değişmişti.

Umut doğrudan kendi yaş grubunun takımına geçti.

Artık bir takımı vardı.

2011 takımının antrenörü ise Eray Hoca idi.

Eray Hoca enerjisi yüksek, antrenörlüğü gerçekten seven biriydi. Uzun süre Nükte Hoca’nın yanında yardımcı antrenörlük yapmıştı ve çocuklarla iletişimi de oldukça iyiydi.

Umut’la enerjileri daha en başından çok güzel tuttu.

Bunu anlamamız da uzun sürmedi.

Çünkü Eray Hoca’yla tanıştıktan sonra bizim evde akşamları yeni bir isim sürekli duyulmaya başladı:

Eray Hoca.

Umut eve geliyor, gün içerisinde yaşadığı bir şeyi anlatırken:

“Eray Hocam öyle dedi.”

diyordu.

Bazen bir şeyi yapmaması gerektiğinde bizim söylediklerimizden çok daha güçlü bir gerekçesi oluyordu:

“Yok, yapamam. Eray Hocam sonra üzülür.”

Anlayacağınız evde anne-baba olarak otoritemizin karşısına ciddi bir rakip çıkmıştı.

Umut’un ilk yüzme yıllarında antrenörü Eray Hoca ile birlikte çekilen fotoğrafı
“Yok, yapamam. Eray Hocam sonra üzülür.” 🙂

Ama bundan hiç şikâyetçi değildik.

Çünkü küçücük bir çocuğun antrenörünü bu kadar sevmesi, onun söylediklerini önemsemesi ve onu üzmek istememesi bizim için çok değerliydi.

Küçük yaşlarda çocuğun yaptığı sporu sevmesiyle antrenörünü sevmesi birbirinden çok da bağımsız şeyler değil bence.

Antrenörünü seviyor…

Arkadaşlarını seviyor…

Antrenmana giderken mutlu oluyor…

Bir süre sonra yaptığı sporu da daha çok sevmeye başlıyor.

Umut’ta da tam olarak böyle olmuştu.

Bir zamanlar serbest yüzmemek için duvarın arkasına saklanan çocuk artık antrenmanlara mutlu mesut gidip geliyordu.

Ama zaman geçtikçe grubun içinde başka bir durum ortaya çıkmaya başladı.

Umut’la birlikte birkaç çocuk, yüzme hızları açısından grubun geri kalanından biraz ayrılıyordu.

Birlikte yüzdüklerinde birbirlerini çekiyorlar, tempo yükseliyor ve güzel bir ivme yakalıyorlardı.

Fakat kendilerine verilen hareketi diğerlerinden daha hızlı tamamladıklarında grubun geri kalanının bitirmesini beklemek zorunda kalıyorlardı.

Çocuk gözüyle bakarsanız:

Canları sıkılıyordu.

Teknik açıdan baktığınızda ise:

Beklerken soğuyorlardı.

İşte daha önce bahsettiğim yaş grubu sisteminin dezavantajlarından biri bizim karşımıza burada çıkmaya başlamıştı.

Ama o günlerde bunu büyük bir problem haline getirmiyorduk.

Sonuçta daha küçücük çocuklardı.

Ne bizim acelemiz vardı ne de Umut’un.

Üstelik Umut mutluydu.

Eray Hoca’yı seviyordu.

Arkadaşlarıyla yüzmekten keyif alıyordu.

Ve belki de bizim için o dönemin en önemli göstergesi buydu:

Artık havuza gitmemek için bahane aramıyordu.

“Motor mu Taktınız Bu Çocuğa?”

Aslında Umut’un hızı sadece bizim dikkatimizi çekmiyordu.

Havuzda onu izleyenlerin de yavaş yavaş fark ettiği bir şey vardı:

Bu çocuk hızlıydı.

O yıllarda antrenmanları tribünden izleyebiliyorduk.

Biz veliler de çocuklarımızı seyrederken bir yandan sohbet ediyor, bazen de birbirimize takılıyorduk.

Umut hızlanıp kulvarın içinde giderken diğer veli arkadaşlarım bana dönüp:

“Motor mu taktınız bu çocuğa?”

diyorlardı.

Bir başka klasik cümlemiz de vardı:

“Speedy Gonzales maşallah!”

Gerçekten de küçücük haliyle suyun içinde bir yerlere yetişmeye çalışıyormuş gibi yüzüyordu. 🙂

Bacakları sürekli çalışıyor, özellikle ayak setlerinde grubun içinde hemen fark ediliyordu.

Ama bu hikâyeyi yıllar sonra anlatırken özellikle dikkat ettiğim bir şey var:

Bugünü bilerek geçmişi yeniden yazmamak.

Çünkü bugün Umut’un geldiği yere bakıp o gün yaşanan her küçük ayrıntıya bir anlam yüklemek çok kolay.

Ama o günlerde bizim gördüğümüz şey çok daha basitti.

Umut hızlı yüzüyordu.

Biz bundan hoşlanıyorduk.

Hocaları fark ediyordu.

Tribündeki arkadaşlarımız bize takılıyordu.

Ve Umut da yüzmekten keyif alıyordu.

Hepsi buydu.

Belki yetenek dediğimiz şey de ilk başta böyle ortaya çıkıyor.

Büyük cümlelerle değil…

Bir derece kâğıdında değil…

Bir madalyayla hiç değil…

Bazen havuzun tribününden gelen küçücük bir cümleyle:

“Motor mu taktınız bu çocuğa?”

Ve çok geçmeden bu hızın bir yarışta ne anlama geldiğini ilk kez görecektik.

Ve İlk Yarış: 26 Mart 2019

Derken Eray Hoca’dan hiç beklemediğimiz bir teklif geldi.

Tarih 26 Mart 2019’du.

İstanbul’da Okul Sporları kapsamında Minikler B kategorisinde yüzme yarışları düzenlenecekti.

O dönem çocukların devam ettiği Doğa Koleji, özellikle yüzmeyle ilgili organizasyonlara çok fazla katılım sağlamıyordu.

Zaten çocuklar da yarışmak için oldukça küçüktü.

Umut henüz 7 yaşındaydı.

Dolayısıyla bizim de:

“Umut ne zaman yarışacak?”

gibi bir beklentimiz yoktu.

Ama Eray Hoca bize yarışın bilgisini verdi ve:

“Umut’un ve Poyraz’ın bu yarışa katılmasını istiyorum.”

dedi.

Yarış Burhan Felek Yüzme Havuzu’nda yapılacaktı. Yani yıllardır gidip geldiğimiz Galatasaray havuzunun hemen üst kısmında.

Biz de:

“Neden olmasın?”

dedik.

Gerekli lisans işlemlerini yaptırdık, okulumuzu da bilgilendirdik ve böylece hiç planlamadığımız bir anda Umut’un ilk yarışına katılmaya karar verdik.

Açıkçası büyük bir beklentimiz yoktu.

İlk yarışıydı.

Daha yedi yaşındaydı.

Bir yarış ortamını görsün, heyecanını yaşasın, yüzsün, bitirsin…

Hepsi bu kadar.

Üstelik küçük yaş gruplarındaki okul yarışlarının kendine has başka bir dünyası vardı. 🙂

Depar taşından düzgün atlamak yerine bombalama havuza girenler mi dersiniz…

Geride kaldığını fark edince çözümü kulvar ipini çekerek ilerlemekte bulanlar mı…

Kelimelerle anlatılması zor türlü türlü absürtlük yaşanıyordu.

Ama benim için bu ilk yarışın biraz buruk bir tarafı vardı.

Çünkü Umut’un ilk yarışını izleyemedim.

O gün çok önemli bir iş toplantım vardı ve ne yaptıysam programımı değiştiremedim.

Yıllardır Buse Melek’in yarışlarına gidip gelen, hayatının önemli bir bölümünü havuz tribünlerinde geçiren ben…

Oğluşumun hayatındaki ilk yarışında tribünde yoktum.

Neyse ki yalnız değildi.

Baki yanındaydı.

Bir de tabii ailemizin bu işler konusunda artık en tecrübeli isimlerinden biri:

Buse Melek.

Hatta Buse Melek o gün ablalıktan biraz çıkıp antrenörlüğe bile geçmiş. 🙂

Yarış öncesinde Umut’un ısınmasını yaptırmış.

Ne yapması gerektiğini anlatmış.

Yarış sonrasında da hemen muzunu eline tutuşturmuş:

“Bunu ye.”

demiş.

Umut’un ilk yüzme yarışının ardından madalyası boynunda ve elinde muzla tribünde çekilen fotoğrafı
İlk yarış, ilk madalya… Ve tabii ki yarış sonrası muz. 🙂

Yıllardır kendi yarışlarında öğrendiği ne varsa küçücük kardeşine uygulamış anlayacağınız.

Düşünsenize…

Yıllar önce Buse Melek yüzdüğü için havuz kenarlarında onun peşinden dolaşan küçük çocuk, şimdi ilk yarışına çıkıyor…

Ve ablası onun ısınmasını yaptırıyor.

Ben ise bütün bunlardan uzakta, toplantıdayım.

Aklımın bir kısmının nerede olduğunu tahmin edebilirsiniz. 🙂

“Take Your Marks”

Umut o gün 50 metre sırtüstü ve 50 metre serbest yüzecekti.

Ama Eray Hoca’nın özellikle merak ettiği bir yarış vardı:

50 metre sırtüstü.

Daha yarıştan önce:

“Ben özellikle sırtüstü sonucunu merak ediyorum.”

demişti.

Sonrasını ben orada olmadığım için Buse Melek’in anlattıklarından biliyorum.

Umut sırtüstü yarışı için suya girdiğinde çok heyecanlıymış.

Çocuklar yerlerini almışlar.

Start pozisyonuna geçmişler.

Ve yıllardır yarışlarda duymaya alıştığımız, Umut’un da o güne kadar tribünden defalarca duyduğu o komut bu kez onun için verilmiş:

“Take your marks.”

Ardından start sesi…

Ve bizim Umut…

Bugün görmeye alıştığımız o sırtüstü deparlarından birini yapmış olabilir mi?

Tabii ki hayır. 🙂

Cumburlop suyun içine düşmüş.

Ama deparı pek parlak olmasa da kendi yaşına göre su altını oldukça güzel yapmış.

Buse’nin anlattığına göre ilk 25 metre bittiğinde durum pek de parlak görünmüyormuş.

Ama sonra duvara gelmiş.

Taklasını atmış.

Takladan sonra yine güzel bir su altı yapmış.

Ve yarışın görüntüsü değişmeye başlamış.

Umut aradaki farkı kapatmış.

Son 25 metreyi yüzmüş ve duvara dokunmuş.

Bitti.

Bizim açımızdan görev zaten tamamlanmıştı.

İlk yarışına çıkmıştı.

Start almıştı.

50 metreyi bitirmişti.

Üstelik diskalifiye de olmamıştı. 🙂

Daha ne olsun?

Daha önceden resmi bir yarış derecesi olmadığı için yarışa “No Time” olarak girmişti.

Dolayısıyla bütün 50 metre sırtüstü serileri tamamlanana kadar genel sıralamada nerede olduğunu bilmiyorlardı.

Sonra dereceye giren ilk dört sporcunun isimleri anons edilmeye başlanmış.

Dördüncü olan sporcudan başlamışlar.

Ve hoparlörden bir isim duyulmuş:

“Umut Aras Özkan.”

Baki ile Buse önce çok da inanamamışlar.

Herhalde yanlış duydular.

Sonuçta ilk yarışı…

Ama isim tekrar anons edilmiş.

Umut Aras Özkan.

Ve madalyasını almak üzere çağrılmış.

Umut ilk yarışında 50 metre sırtüstünde dördüncü olmuştu.

İşte bizim için asıl sürpriz buydu.

Ben bütün bunlardan habersiz toplantıdayken telefonum çaldı.

Arayan Buse Melek’ti.

Telefonu açtığımda sesinden bir şey olduğunu zaten anlayabiliyordum.

Cıvıl cıvıldı.

Kendi yarışıymış gibi heyecanlı, kendi madalya kazanmış gibi mutluydu.

Bir nefeste anlatmaya başladı.

Umut’un startını…

İlk 25 metreyi…

Taklasını…

Su altını…

Adının anons edilmesini…

Madalyaya çağrılmasını…

Belki aynı sporu yaptığı için kardeşinin ne yaptığını bizden çok daha iyi anlıyordu.

Telefon kapandıktan kısa bir süre sonra bir fotoğraf geldi.

Umut madalyasını alıyordu.

Umut’un 26 Mart 2019’daki ilk yüzme yarışında 50 metre sırtüstünde dördüncü olarak ilk madalyasını aldığı kürsü anı
26 Mart 2019… İlk yarış, 50 metre sırtüstünde dördüncülük ve ilk madalya. Henüz bunun sadece bir başlangıç olduğunu hiçbirimiz bilmiyorduk.

Ben ise hâlâ toplantıdaydım.

İlk yarışını görememiştim.

İlk startını görememiştim.

İlk dönüşünü görememiştim.

Ama ilk madalyasının fotoğrafı telefonumun ekranındaydı.

“Give Me Five!”

Aynı gün Umut’un 50 metre serbest yarışı da vardı.

Ama sırtüstünde yaşadığımız sürprizin aksine 50 metre serbest çok da parlak geçmemiş.

O günün hikâyesinde aklımızda kalan da serbest değil, sırtüstü olmuştu.

Yarışlar bittikten sonra Baki, Buse Melek ve Umut doğruca aşağıdaki Galatasaray havuzuna, Eray Hoca’nın yanına gitmişler.

Sanıyorum Eray Hoca’nın da o gün yarışa gelememesinin sebebi benimki gibi başka bir işi olmasıydı.

Umut’u görünce kocaman bir:

“Give me five!”

yapmış.

Eray Hoca sonuç karşısında bizim kadar şaşkın değilmiş.

Zaten Umut’tan böyle bir sonuç beklediğini söylemiş.

Asıl önemli olanın ise bu yarışta elde ettiği başarının Umut’u bundan sonrası için daha da teşvik edecek olması olduğunu anlatmış.

Sanırım antrenör gözüyle bizim henüz göremediğimiz bir şeyi görüyordu.

Biz ilk yarışında gelen dördüncülüğe şaşırmıştık.

Eray Hoca ise sanki:

“Ben zaten bunu bekliyordum.”

diyordu.

Umut için bunun ne kadar önemli olduğunu anlamak ise zor değildi.

Sonuçta bu, eve gelip:

“Yok, yapamam. Eray Hocam sonra üzülür.”

diyen çocuktu.

Şimdi çok sevdiği Eray Hocası karşısında duruyor ve ondan kocaman bir “Give me five!” alıyordu.

Ve sanırım Eray Hoca’nın söylediği o “teşvik” meselesinin ne kadar doğru olduğunu anlamamız için çok da beklememiz gerekmedi.

Çünkü bizim küçük yüzücünün özgüveni daha o akşam kendini göstermeye başlayacaktı. 🙂

İlk Madalyayla Eve Dönüş

Umut’un ilk yüzme yarışının ardından ilk madalyasıyla çekilen fotoğrafı ve madalyasının yakın plan görüntüsü
İlk yarış, ilk derece, ilk madalya… Ve eve geldiğinde o küçücük bedenine en az on beden büyük gelen bir özgüven: “Kolay oldu ama daha iyisini yüzebilirdim.” 🙂

Akşam Umut madalyasıyla eve geldiğinde çok mutluydu.

Aslında bunu anlatmasına bile gerek yoktu.

Mutluluğu yüzünden okunuyordu.

Ama tabii bu mutluluk ve ilk kez yaşadığı o küçük zafer duygusu, hafif bir şımarıklıkla da süslenmişti. 🙂

Bir de haber biz daha ne olduğunu anlamadan sülaleye yayılmıştı.

Telefon trafiğimiz bir anda arttı.

Arayan arayana…

Herkes Umut’u tebrik etmek, onunla konuşmak istiyordu.

Telefon Umut’a veriliyor, karşı taraftan tebrikler geliyor…

Bizim yedi yaşındaki küçük yüzücü de o küçücük bedenine en az on beden büyük gelen egosuyla son derece rahat cevaplar veriyordu:

“Kolay oldu…”

Biraz bekliyor…

“Ama daha iyisini yüzebilirdim.”

🙂

Daha ilk yarış.

Daha ilk madalya.

Ama özgüvene bakarsanız yıllardır yarışıyor.

Şimdi dışarıdan baktığınızda ya da bunları okurken içinizden:

“Alt tarafı ilk yarışında dördüncü olmuş, ne de abartmışlar…”

diye geçiriyor olabilirsiniz.

Haklı da olabilirsiniz.

Ama bu işin içinde olanlar ne demek istediğimi çok iyi anlayacaktır.

İlk yarışın yeri başkadır.

Hele o ilk yarışta hiç beklemediğiniz bir anda gelen ilk madalyanın yeri çok daha başkadır.

Bugünden geriye dönüp baktığımda o gün yaşadığımız sevinci neyle kıyaslayabilirim diye düşünüyorum.

Sanırım bugün Umut’un uluslararası bir yarışta madalya kazandığında yaşadığımız sevincin büyüklüğü neyse, 26 Mart 2019’da Burhan Felek’te aldığı o ilk madalyanın bizde yarattığı sevinç de aşağı yukarı oydu.

Elbette iki madalyanın sportif anlamını kıyaslamıyorum.

Ben sadece hissettiğimiz şeyi söylüyorum.

Çünkü insanın ilkleri ölçebileceği bir kronometre yok.

İlk yarış…

İlk derece…

İlk madalya…

Ve madalyasıyla eve gelip telefonda bütün sülaleye:

“Kolay oldu ama daha iyisini yüzebilirdim.”

diyen yedi yaşında bir Umut. 🙂

Üstelik bütün bunlar olurken hayatı henüz sadece yüzmeden ibaret değildi.

Futbol kursu da hâlâ tam gaz devam ediyordu.

Bir gün havuzda ilk madalyasını boynuna takıyor, başka bir gün Demir’le birlikte futbol antrenmanına gidiyordu.

Bizim için de onun için de henüz bir seçim yapılmış değildi.

O hâlâ sadece spor yapmayı seven yedi yaşında bir çocuktu.

Ertesi Gün Bir Sürpriz Daha

Umut’un 26 Mart 2019’daki ilk yüzme yarışında kazandığı madalyayla okulda çekilen fotoğrafı
Bir gün önce ilk yarışında madalyasını almıştı. Ertesi gün ise okulda adı anons edilince koşa koşa kürsüye çıktı.

Ertesi gün Umut her zamanki gibi okuluna gitti.

Bir gün önce katıldığı okul yarışını ve kazandığı madalyayı sınıf öğretmenine anlatmış.

Öğretmeni çok sevinmiş.

Arkadaşları tebrik etmişler.

Buraya kadar her şey normal.

Sonra sınıf öğretmeni durumu okul yönetimine bildirmiş.

Umut’un bundan haberi yok tabii.

O gün okulda bayrak töreni yapılırken bir anda hoparlörden kendi adını duymuş:

“Okullar Arası Yüzme Yarışları Minikler B kategorisi 50 metre sırtüstü branşında dördüncü olan Umut Aras Özkan…”

Umut böyle bir anonsu hiç beklemiyormuş.

Bir gün önce Burhan Felek’te adını dördüncü olarak duyduğunda yaşadığı şaşkınlığın bir benzerini bu kez kendi okulunda yaşamış.

Ve koşa koşa kürsüye çıkmış.

Okul müdürünün tebrikini kabul etmiş ve birlikte fotoğraf çektirmişler.

Düşününce küçücük bir çocuk için ne kadar güzel bir iki gün…

Bir gün önce hayatının ilk yüzme yarışına giriyor.

Adı anons ediliyor.

İlk madalyasını alıyor.

Çok sevdiği antrenörünün yanına gidiyor ve kocaman bir “Give me five!” ile karşılanıyor.

Eve geliyor, bütün sülalenin tebrik telefonlarını cevaplıyor.

Ertesi gün okuluna gidiyor.

Bu kez arkadaşlarının önünde adı anons ediliyor ve okul müdürünün yanına çağrılıyor.

Biz yarışa girerken bütün bunların hiçbirini düşünmemiştik.

Beklentimiz çok basitti:

Yarış ortamını görsün, yüzsün, bitirsin.

Ama Umut o yarıştan yalnızca ilk yarış deneyimiyle dönmedi.

İlk madalyasını da yanında getirdi.

Belki daha önemlisi, yaptığı bir şeyin çevresindeki insanlar tarafından fark edildiğini ilk kez bu kadar somut biçimde gördü.

Eray Hoca’nın söylediği gibi o küçücük başarı belki de onu biraz daha teşvik etmişti.

Ve benim aklımda iki görüntü kaldı.

Birincisinde altı yaşlarında küçücük bir çocuk var.

Serbest yüzmemek için:

“Tuvalete gideceğim.”

diyor ve gidip duvarın arkasına saklanıyor.

İkincisinde ise aynı çocuk bir süre sonra okul bahçesinde kendi adını duyuyor.

Bu kez saklanmıyor.

Koşa koşa kürsüye çıkıyor.

İşte Umut’un yüzme hikâyesinin ilk bölümü benim için biraz da bu iki görüntünün arasında saklı.

Yüzüne su gelmesin diye banyoda başını geriye yatırdığımız…

Serbestten kaçmak için duvarın arkasına saklanan…

Bonesini ve gözlüğünü soyunma odasında takıp havuza takla atarak giren…

“Speedy Gonzales” diye sevdiğimiz o küçücük çocuk…

Artık ilk yarışını yüzmüş ve ilk madalyasını boynuna takmıştı.

Ama henüz hiçbirimiz bilmiyorduk:

Bu daha başlangıçtı.

Benzer Gönderiler

Bir yorum

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir