Dört Çocuk, Yedi Türkiye Rekoru #1 – Her Şey Nasıl Başladı?
Birlikte yazılan bir hikâye…
Bazı başarıların geleceğini hissedersiniz. Bazılarıysa hiç beklemediğiniz bir anda, tahmin ettiğinizden çok daha güzel bir hikâyeye dönüşür.
Bizim hikâyemiz de öyle başladı.
Kasım 2024’te, birkaç hafta içerisinde dört çocuğun tam yedi bayrak Türkiye rekoru kıracağını söyleselerdi, herhalde inanmakta zorlanırdık.
Oysa bugün geriye dönüp baktığımızda, o günlerde yaşadıklarımızın ne kadar özel olduğunu çok daha iyi anlıyorum.
Ama en baştan anlatayım…
Her Şey Bir Rekor Denemesiyle Başladı…
Kasım 2024…
Antrenörlerimiz Alp Hoca ve Berk Hoca, çocukların bir bayrak Türkiye rekoru denemesi yapacaklarını söylediklerinde açıkçası biraz şaşırmıştık.
Türkiye rekoru mu?
Hani insan duyunca bir an duraksar ya… İşte tam öyle.
Çocuklarımızın derecelerinin iyi olduğunu biliyorduk elbette. Her gün nasıl çalıştıklarını, ne kadar emek verdiklerini, bazen ne kadar yorulduklarını en yakından görenler bizdik.
Ama Türkiye rekoru başka bir şeydi sanki.
Sonra başladık hesap yapmaya…
Dört çocuğun bireysel derecelerini yan yana koyduk. Topladık, karşılaştırdık, bir daha hesapladık.
Ve fark ettik ki aslında hiç de imkânsız değildi.
Hatta matematiksel olarak bakıldığında rekoru kırma ihtimalleri oldukça yüksekti.
Ama işte insan anne baba olunca sadece rakamlara bakamıyor.
Çünkü onlar henüz 13 yaşındaydılar.
Biz kâğıt üzerinde saniyeleri toplarken, aklımızın bir köşesinde bambaşka sorular vardı.
Ya heyecanlanırlarsa?
Ya bayrak değişiminde bir hata yaparlarsa?
Ya birinin o gün performansı beklediğimiz gibi olmazsa?
Sonuçta bayrak yarışı bireysel bir yarış değildi. Dört ayrı çocuğun emeğinin, heyecanının ve performansının tek bir sonuca dönüşmesi gerekiyordu.
Birinin saniyenin yüzde biri kadar gecikmesi, diğerinin erken atlaması, küçücük bir hata…
Her şey bir anda değişebilirdi.
Üstelik bizim gözümüzde onlar hâlâ antrenman çıkışında acıkan, birbirleriyle şakalaşan, yorulduklarında söylenen dört çocuktu.
Ama belki de bizim henüz farkına varamadığımız kadar büyümüşlerdi.
Umut Aras, Emir Bartu, Eymen Batu ve Ozan…
Birkaç hafta içerisinde isimlerini Türkiye rekorları listesine defalarca yazdıracak dört çocuk.
Ve bütün bu hikâyenin ilk satırı, 8 Kasım 2024’te yazılacaktı.
Dört çocuk, yedi Türkiye rekoru…
Ama her şeyden önemlisi, birlikte başarmanın ne demek olduğunu bize bir kez daha göstereceklerdi.
Sezonun İlk Yarışı, 15 Yarış ve Bir Türkiye Rekoru Hayali
7–10 Kasım 2024 İstanbul İli Kısa Kulvar 13+ Yaş Baraj Geçme Müsabakası
Sezonun ilk kısa kulvar yarışıydı.
Alp Hoca’nın sezonun ilk yarışlarıyla ilgili artık alıştığımız bir geleneği vardır. Çocuklara bol bol yarış yazar.
Hem de öyle böyle değil!
Bu yarışta Umut’un tam 15 bireysel yarışı vardı.
Gerçi sadece Umut’un değil, takımdaki hemen hemen bütün çocukların yarış programı oldukça yoğundu.
Düşünün ki Umut, 50 metre ve 100 metre kurbağalama bile yüzecekti!
Yani anlayacağınız, sezonun ilk yarışına oldukça dolu bir programla giriyorduk.
Yarışların adresi ise İstanbul’da yüzmeyle ilgilenen hemen herkesin çok iyi bildiği bir yerdi: Tozkoparan Yüzme Havuzu.
İstanbul’da yaşayan yüzücüler ve aileleri için Tozkoparan’ın ayrı bir yeri vardır. Çünkü neredeyse bütün baraj geçme yarışlarında yolumuz bir şekilde buraya düşer.
Fiziki şartları çok parlak mıdır?
Pek sayılmaz.
Hatta yaklaşık üç beş seri aralıklarla touch pad’lerin arıza çıkarmasına bile alışmışızdır artık.
Ama ne yapalım, her yarışta bir yandan söylenir, diğer yandan da “Buna da şükür, ya bu havuz da olmasaydı?” deriz.
Ama hakkını yemeyelim, Tozkoparan’ın çok güzel bir tarafı vardır.
Bahçesi!
Bizim gibi sporcu aileleri Tozkoparan’da yarış olduğunu duyunca arabalarının bagajına ilk olarak piknik sandalyelerini ve masalarını yerleştirirler.
Çünkü biliriz ki bütün günü tribünde geçirmek pek mümkün değildir.
Özellikle sezonun ilk yarışları…
İğne atsanız yere düşmeyecek kadar kalabalık olur.
Havuzun iki tarafında tribün vardır. Bir taraf tamamen sporculara ve antrenörlere ayrılmıştır. Diğer taraf ise biz sporcu ailelerine.
Şimdi düşünün…
Bir tarafta yüzlerce sporcu ve antrenör, diğer tarafta çocuklarını izlemeye çalışan aileler. Kalabalığa bir de havuzun nemi ve o kendine has klor kokusu eklenince içeride uzun saatler geçirmek gerçekten zorlaşır.
İşte bu yüzden Tozkoparan’ın asıl buluşma noktası yaz kış bahçesidir.
Hava soğukmuş, çok da önemli değil. Yeter ki yağmur yağmasın!
Hemen kurulur bizim küçük çalışma alanımız.
Piknik sandalyeleri, masalar, termoslarda çaylar ve kahveler…
Ve tabii ki dizüstü bilgisayarlarımız.
Çünkü bizler bir yandan çocuklarımızın yarışlarını takip ederken diğer yandan işimizi de yürütmeye çalışan anne babalarız.
Bir yarış arasında bilgisayar açılır, mailler cevaplanır, toplantılara girilir, işler yetiştirilir. Sonra bir bakmışsınız çocuğunuzun yarışı yaklaşmış. Bilgisayar kapanır, havuza koşulur. Yarış biter, tekrar bahçeye, tekrar bilgisayar başına…
Yıllardır böyle.
Ama bu düzenin bir de yıllarca çözemediğimiz çok önemli (!) bir sorunu vardı.
Bilgisayarlarımızı nerede şarj edecektik?
İnanın, yıllarca Tozkoparan’da yarışlara gittik ve her seferinde aynı sıkıntıyı yaşadık.
Ne olurdu sanki sporu gerçekten destekleyen bir ülke olabilseydik de sporcuların bütün lojistik yükünü sırtlanan ailelere en azından bir şarj imkânı sağlayabilseydik?
Çok mu zor, gerçekten bilmiyorum.
Belki dışarıdan bakınca küçücük bir ayrıntı gibi görünebilir. Ama yıllarını havuz kenarlarında geçiren, çocuklarının spor hayatını sürdürebilmesi için işinden, zamanından ve kendi hayatından fedakârlık yapan aileler için bu küçük ayrıntılar hiç de önemsiz değil.
Yıllarca konuştuk, tartıştık, çözüm aradık.
Sonunda ne mi yaptık?
Ciddi rakamlar ödeyerek kendimize devasa güç kaynakları aldık!
Evet, yanlış okumadınız. Çocuklarımızın yarışlarını takip ederken çalışabilmek için artık yanımızda kendi elektriğimizi de taşıyoruz.
Sorunu böylece kendi imkânlarımızla çözmüş olduk.
Ne diyelim…
Yüzücü ailesi olmak biraz da çözüm üretme sanatı galiba.
İşte 2024 sezonunun ilk kısa kulvar yarışına da yine bu alıştığımız düzenle hazırlanmıştık.
Sandalyelerimiz, masalarımız, bilgisayarlarımız, termoslarımız…
Bir de içimizde, birkaç gün önce duyduğumuz o Türkiye rekoru denemesinin heyecanı vardı.
Acaba başarabilecekler miydi?
Yarıştan Yarışa, Hakemden Hakeme…
İlk günü oldukça yoğun bir tempoyla tamamladık.
Sezonun ilk yarışı olmasının güzel taraflarından biri de derecelerin genellikle iyi gelmesidir.
Sonuçta çocuklar en son temmuz ayında yarışmışlardı. Aradan geçen sürede hem büyümüş hem de antrenmanlarına devam etmişlerdi. Dolayısıyla derecelerdeki gelişimi görmek hepimizi mutlu ediyordu.
Ama bir de işin diğer tarafı vardı tabii…
Dört güne yayılan tam 15 yarış!
Düşünsenize, çocuklar sadece yarışmakla kalmıyor, neredeyse sürekli hakemlerin yanına gidip geliyorlardı. Bir yarış bitiyor, biraz dinleniyorlar, sonra yeniden çağrı alanına…
İnsan ister istemez düşünüyordu: Bu çocuklar yüzmekten mi yorulacak, yoksa yarışa gidip gelmekten mi?
Nitekim sonradan öğrendiğimiz bir olay bizi kahkahalara boğmuştu.
Meğer hakemlerden biri, Umut’un sürekli gelip gittiğini görünce dayanamayıp şöyle demiş:
“Oğlum, git gel yapıp yorulma. Burada diğer yarışını bekle bari!”
Bunu duyduğumuzda kahkahayı basmıştık.
Hakem bile Umut’un yarış programına yetişememişti anlaşılan!
Ama bütün bu yoğunluğun içinde bizim asıl beklediğimiz yarış belliydi.
4×50 metre karışık bayrak Türkiye rekoru denemesi.
Dört Çocuk, Tek Bir Hedef
Umut ve Emir Bartu yıllardır birlikte yüzüyorlardı.
Pek çok bayrak yarışında aynı takımda mücadele etmiş, birlikte kazanmayı da kaybetmeyi de öğrenmişlerdi.
Bazen diskalifiye olup yan yana oturmuş, üzüntüden ağlamışlardı. Bazen de birinci olup sevinçten havalara uçmuşlardı.
Ama bu iki çocuğun bayrak yarışlarıyla ilgili kendilerine özgü bir alışkanlıkları vardı.
Dizilimleri…
Bayrak yarışlarında arka arkaya yüzmeye öylesine alışmışlardı ki bu sıralama onlar için neredeyse değişmez bir kurala dönüşmüştü.
Belki birbirlerinin bitirişlerini çok iyi tahmin edebiliyorlardı.
Belki yıllarca birlikte yarışmanın getirdiği bir güven duygusuydu.
Belki de sadece kendilerinin bildiği küçük bir totemleri vardı.
Bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey var ki ne zaman bu dizilim değişse ve yarış istedikleri gibi gitmese, başarısızlığın sebebini hemen buna bağlarlardı.
“Bizim sıramızı değiştirdiler, o yüzden olmadı!”
Tabii biz yetişkinler için mesele bu kadar basit değildi.
Ama çocuklar için alıştıkları düzenin ve birbirlerine duydukları güvenin ayrı bir önemi vardı.
Sonraki yıllarda elbette bu dizilimler değişecekti. Farklı yarışlarda, farklı ihtiyaçlara göre farklı sıralamalarla yüzeceklerdi.
Ama o günlerde Umut ve Emir Bartu için bayrak yarışı biraz da birbirlerinin ardından suya atlamak demekti.
Şimdi bu ikilinin yanına Eymen Batu ve Ozan da katılıyordu.
Rekor denemesindeki sıralama şöyleydi:
Umut Aras – Sırtüstü
Emir Bartu – Kurbağalama
Eymen Batu – Kelebek
Ozan – Serbest
Her biri güçlü olduğu branşta yüzecek, dört farklı performans tek bir dereceye dönüşecekti.
Ve ilginçtir, bu dört çocuk ilerleyen haftalarda kıracakları yedi bayrak rekorunun tamamında aynı sırayla yüzecekti.
Serbest bayraklarda bile!
Fırtına Öncesi Sessizlik
8 Kasım 2024.
Beklediğimiz an yaklaşıyordu.
Bir ara gözümüz çocuklara takıldı.
Dördü de Alp Hoca’nın karşısına dizilmiş, son talimatlarını dinliyorlardı.
Hani askerler önemli bir görev öncesinde komutanlarının karşısına geçer, son emirlerini alırlar ya…
İşte tam öyle bir görüntü vardı karşımızda.
Alp Hoca konuşuyor, çocuklar dikkatle dinliyordu.
Ne bir şakalaşma ne de yüzlerinde en ufak bir tebessüm…
Oysa bunlar biraz önce birbirleriyle gülüp eğlenen, henüz 13 yaşındaki dört çocuktu.
Ama o an sanki hepsi bir anda büyümüştü.
Yüzlerindeki ciddiyet, bu yarışın onlar için ne kadar önemli olduğunu anlatmaya yetiyordu.
Kendilerine öylesine güvenli görünüyorlardı ki insan ister istemez şaşırıyordu.
Biz tribünde türlü türlü ihtimalleri düşünürken, onlar sanki ne yapmaları gerektiğini çok iyi biliyorlardı.
Tabii dışarıdan gördüğümüz buydu.
Kim bilir içlerinde ne fırtınalar kopuyordu?
Belki onlar da bizim kadar heyecanlıydılar. Belki hata yapmaktan korkuyor, belki de aylardır verdikleri emeğin karşılığını alacakları o birkaç dakikayı sabırsızlıkla bekliyorlardı.
Bilemiyorduk.
Çünkü yüzlerinden hiçbir şey okunmuyordu.
Sanki fırtına öncesi sessizliği yaşıyorlardı.
Ve birazdan o sessizlik, Tozkoparan’ın havuzunda dört çocuğun kulaçlarıyla bozulacaktı…
Tribünde Heyecan, Kameralarda Kayıt…
Yarışın anonsları yapılmaya başladığında biz de ekip olarak tribündeki yerlerimizi çoktan almıştık.
Kameralar hazırdı. Herkes çekim yapacağı açıyı ayarlamış, çocukların yarışını kaydetmek için beklemeye başlamıştı.
Ama bir sorun vardı…
Biz de en az çocuklar kadar heyecanlıydık!
Acaba ellerimiz titremeden, görüntüyü sağa sola savurmadan yarışı kaydedebilecek miydik?
Çünkü bizim için yarış çekmek, sadece yıllar sonra açıp izleyeceğimiz güzel bir hatıra biriktirmek demek değildi.
Bu kayıtların bir de teknik tarafı vardı.
Sevgili Berk Hocamız, çektiğimiz yarış videolarını tek tek analiz ederdi. Sonrasında Alp Hoca ile birlikte değerlendirir, çocukların nerelerde daha iyi olabileceklerini, hangi detayların geliştirilmesi gerektiğini konuşurlardı.
Yani bizim tribündeki görevimiz yalnızca alkışlamak, bağırmak, heyecanlanmak değildi.
Bir de mümkün olduğunca düzgün video çekmemiz gerekiyordu!
Kolay mı?
Bir yandan kendi çocuğunuzun Türkiye rekoru denemesini izliyorsunuz, bir yandan kamerayı sabit tutmaya çalışıyorsunuz. Gözünüz bir havuzda, bir ekranda…
İnsan bazen kamerayı bırakıp sadece o anı yaşamak istiyor.
Ama sonra Berk Hoca’nın analizleri geliyor aklına…
Yeniden sıkı sıkı tutuyorsun telefonu!
Bu durum aslında yıllardır devam eden bir alışkanlığımızdı.
Çocukların neredeyse bütün yarışlarını kayda alıyorduk. Öyle ki bugün dönüp baktığımızda elimizde en az beş yıllık bir yarış arşivi olduğunu düşünüyorum.
Dile kolay…
Beş yıl boyunca yüzülen yarışlar, kırılan kişisel dereceler, yaşanan hayal kırıklıkları, sevinçler, gözyaşları…
Hepsi bir yerlerde kayıtlı.
O gün çekmeye hazırlandığımız videonun ise bu arşivde çok özel bir yeri olacağını henüz bilmiyorduk.
İlk Türkiye Rekoru: 1:51.87
2011 doğumlu erkek sporcuların 4×50 metre karışık bayrak yarışına iki kulüp katılıyordu.
ENKA Spor Kulübü ve Fenerbahçe Spor Kulübü.
Bizim çocuklar dört numaralı kulvardaydı.
Ve start verildi.
İlk olarak Umut sırtüstü etabını yüzdü.
Derecesi aşağı yukarı beklediğimiz gibiydi.
Ardından Emir Bartu kurbağalamayı, Eymen Batu kelebeği tamamladı.
İnanılır gibi değildi.
Matematik tutuyordu!
Ama bizim korkumuz yalnızca dereceler değildi ki…
Ya bayrak değişiminde erken atlama olursa?
Dört sporcu da harika yüzebilir ama küçücük bir çıkış hatası bütün emeğin diskalifiyeyle sonuçlanmasına neden olabilirdi.
Ve sıra Ozan’a geldi.
İşte tam o an videoya da yansıyan bir sesimiz var:
“Dur Ozan, atlama sakın!”
Sanki tribünden bağırınca bizi duyacakmış gibi!
Ozan da suya girdi ve son 50 metre başladı.
Son 25 metreye geldiğinde ise seslerimiz değişmeye başlamıştı.
“Hadi, tamam, geldi!”
Çünkü artık biliyorduk.
Bayrak değişimlerinde bir sorun yoksa rekor geliyordu.
Ozan duvara dokundu.
Gözlerimiz skorboarda çevrildi.
1:51.87
TÜRKİYE REKORU!
4×50 metre Karışık Bayrak Yarışı / Umut Aras-Emir Bartu-Eymen Batu-Ozan
3 Aralık 2021 tarihinde yine Fenerbahçe Spor Kulübü tarafından 1:53.50 ile kırılan Türkiye rekorunu, tam 1,63 saniye geliştirmişlerdi.
Başarmışlardı!
Umut Aras, Emir Bartu, Eymen Batu ve Ozan…
Dört çocuk, birlikte ilk Türkiye rekorlarını kırmışlardı.
Biz tribünde sevinç içindeydik elbette.
Ama asıl görülmeye değer olan çocuklardı.
O kucaklaşmaları…
Yüzlerindeki mutluluğu…
Birbirlerine sarılırken yaşadıkları o tarifsiz sevinci…
Hani bazen size bir görev verilir. Siz de o görevi en iyi şekilde yerine getirmek için çalışır, çabalar ve sonunda başardığınızda kendinizle gurur duyarsınız ya…
İşte o dört çocukta gördüğümüz tam olarak buydu.
Alp Hoca ve Berk Hoca onlara inanmış, bir hedef koymuşlardı.
Onlar da o hedefe ulaşmışlardı.
Hem de birlikte.
Belki de en güzeli buydu.
Çünkü o gün yalnızca bir Türkiye rekoru kırmamışlardı. Birbirlerine güvenerek, birbirlerinin emeğini tamamlayarak bir takım olmanın ne demek olduğunu da yaşamışlardı.
Ve o sevinç…
Sanırım bu hikâyenin en özel anlarından biri buydu.
Çünkü sonraki haftalarda altı bayrak Türkiye rekoru daha kıracaklardı ama hiçbirinde o ilk rekorun ardından yaşadıkları sevinci aynı şekilde göremeyecektik.
Belki ilk kez başarmanın heyecanıydı.
Belki kendilerine verilen görevi gerçekten yerine getirebildiklerini görmenin gururuydu.
Belki de insan bazı duyguları yalnızca ilk kez yaşadığında o kadar içten gösterebiliyordu.
Bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey var.
O gün dört çocuğun birbirine sarıldığı an, bizim için skorboardda yazan 1:51.87’den çok daha fazlasını ifade ediyordu.
Rekor Kırıldı, Peki Sonra?
Çocuklar sevindiler, birbirlerine sarıldılar.
Peki sonra ne mi oldu?
Hemen Alp Hoca’nın yanına gittiler tabii ki!
Alp Hoca onları her zamanki o cool tavrıyla karşıladı.
Öyle sevinç naraları attığını, havalara zıpladığını falan söyleyemeyeceğim.
Çünkü Alp Hoca, Alp Hoca’lığını yaptı.
Dört çocuğu karşısına aldı. Önce lap derecelerini söyledi. Sonra her birinin yüzüşünü değerlendirdi. Neleri iyi yaptıklarını, nerelerde daha iyi olabileceklerini anlattı.
Düşünsenize…
Çocuklar hayatlarının ilk Türkiye rekorunu kırmışlar. Biz tribünde sevinçten ne yapacağımızı şaşırmışız.
Alp Hoca ise hâlâ işin teknik tarafında!
Sonra ne yaptı?
Her birine birer “çak” yaptı ve çocukları soyunma odasına gönderdi.
Bu kadar!
Peki biz ne yapıyorduk?
Biz tribünün balkonundan neredeyse belimize kadar aşağı sarkmış, çocuklara tezahürat yapıyor, avuçlarımız patlayana kadar alkışlıyorduk.
Bir tarafta sevinçten yerinde duramayan anne babalar…
Diğer tarafta her zamanki sakinliğiyle Alp Hoca.
Ama biliyor musunuz, bence bu da çok güzel bir şey.
Herkes sevincini aynı şekilde göstermez tabii ki.
Bizim Alp Hoca da böyle gösteriyor işte sevincini.
Belki onun için en büyük mutluluk, çocukların kendilerine verilen görevi başarıyla tamamladıklarını görmekti.
Belki de o sakinliğinin ardında bizim göremediğimiz kocaman bir gurur vardı.
Kim bilir?
Ama bir şey kesin.
Biz o gün tribünde sevinçten kendimizi kaybetmişken, Alp Hoca çocukların yüzüşlerinde geliştirebilecekleri detayları konuşmaya çoktan başlamıştı.
Ne diyelim… Türkiye rekoru kırılmış olabilir ama antrenörlük mesaisi henüz bitmemişti!
Bir Rekor Yetmezmiş Meğer…
İlk rekoru kırdık.
Peki yarışın geri kalan günlerinde ne mi oldu?
İnanın, pek hatırlamıyorum!
Sanki 8 Kasım’da o rekor kırılmış ve yarışın geri kalan günleri hafızamdan silinmişti.
Ama bir şeyi çok iyi hatırlıyorum.
Biz hâlâ ilk rekorun mutluluğunu yaşarken, bizim dörtlü çoktan başka hesaplar yapmaya başlamıştı bile.
Bir kere Türkiye rekoru kırmanın tadını almışlardı ya…
Artık gözlerini yeni hedeflere, yeni rekorlara dikmişlerdi.
İki laflarından biri:
“Onu da kırarız!”
“Bunu da kırarız!”
Özgüven tavandı yani!
Daha birkaç gün önce Türkiye rekoru denemesine büyük bir ciddiyetle hazırlanan dört çocuk gitmiş, yerine rekor kırmanın ulaşılmaz bir şey olmadığını keşfetmiş dört çocuk gelmişti sanki.
Ve galiba ilk rekorun onlara kazandırdığı en önemli şey, yeni bir rekor derecesinden çok daha fazlasıydı.
Yapabileceklerine inanıyorlardı artık.
Sonra hayat yine bildiğimiz temposuna döndü.
Okul, dersler, ödevler, antrenmanlar…
Bizim için alışıldık, çocuklar içinse yıllardır sürdürdükleri o yoğun düzen devam ediyordu.
Ve biz daha ilk rekorun heyecanını üzerimizden atamamışken yeni yarış tarihi geldi çattı.
Bu Kez Hesap Makinesi Bizim Elimizdeydi!
Önümüzde arka arkaya iki yarış vardı.
26–28 Kasım 2024 – İstanbul İli 13+ Yaş Kısa Kulvar Baraj Geçme Müsabakası
29 Kasım – 1 Aralık 2024 – İstanbul İli 12+ Yaş Uzun Kulvar Baraj Geçme Müsabakası
Yani üç gün kısa kulvar, ardından üç gün uzun kulvar…
Altı günlük yeni bir yarış maratonu bizi bekliyordu.
Peki biz ne yaptık?
Tabii ki Nur’la birlikte bilgisayar başına geçtik!
Bu kez önümüzde yalnızca çocukların yarış programları yoktu. Türkiye rekorları, eski yarış sonuçları, bireysel dereceler ve bitmek bilmeyen hesaplamalar vardı.
Öncelikle hangi kategoride hangi Türkiye rekorunun bulunduğunu araştırıyorduk.
Rekor kaç saniyeydi?
Hangi tarihte, hangi kulüp tarafından kırılmıştı?
O rekoru kıran sporcular kimlerdi?
Her biri kaç saniye yüzmüştü?
En büyük yardımcılarımız Türkiye Yüzme Federasyonu’nun internet sitesindeki rekor listeleri ve Swimrank uygulamasıydı.
Ama her bilgiye kolayca ulaşamıyorduk.
Bazen rekor derecesini buluyorduk, tarihini de öğreniyorduk ama o rekoru kıran sporcuların bireysel etap derecelerine ulaşamıyorduk.
Eee, biz de pes edecek değildik ya!
Bu kez yıllar önceki yarış sonuçlarının peşine düşüyorduk.
Bir bakıyorduk, çocuklar Türkiye rekoru kırmaya hazırlanırken biz eski yarış dosyalarının arasında kaybolmuşuz.
Sanki bir araştırma projesi hazırlıyoruz!
Sonra çocukların güncel derecelerini eski rekorlarla karşılaştırıyor, olası sonuçları hesaplıyorduk.
Araştırmalarımızı tamamladığımızda da verileri Alp Hoca’yla paylaşıyorduk.
Tabii burada önemli bir ayrıntı var.
Biz hesapları yapıyorduk ama son karar Alp Hoca’nındı.
Çocukların antrenmanlarını, yorgunluklarını ve kapasitelerini değerlendiren oydu.
Ama şimdi hakkımızı da yemeyelim…
Arada bizim de ısrar ettiğimiz yarışlar olmuyor değildi!
“Hocam, bir denesinler, ne olacak?”
Sanki Türkiye rekoru denemek öyle kolay bir şeymiş gibi!
Galiba ilk rekorun ardından yalnızca çocukların değil, bizim de özgüvenimiz biraz yükselmişti.
Şimdi sıra, kâğıt üzerinde mümkün görünenleri bir kez daha havuzda gerçeğe dönüştürmeye gelmişti.
On Beş Yarıştan Dört Yarışa!
26 Kasım’da başlayan kısa kulvar yarışında bizi ilk şaşırtan şey Umut’un yarış programı oldu.
Sadece dört bireysel yarışı vardı!
Evet, yanlış okumadınız.
Bir önceki yarışta 15 yarış yüzen Umut, bu kez yalnızca dört yarışa katılacaktı.
Biz şaşırmıştık ama eminim hakemler bizden daha çok şaşırmıştır!
Hani birkaç hafta önce Umut’a, “Oğlum, git gel yapıp yorulma!” diyen hakem vardı ya…
Kim bilir bu kez ne düşünmüştür!
Bu yarışta 4×50 metre karışık bayrağa katılmadık. Çünkü o rekoru zaten 8 Kasım’da kırmıştık.
4×100 metre serbest bayrağa da katılmadık. Nedenini bugün tam hatırlamıyorum. Belki de mevcut Türkiye rekoru ulaşılması zor bir dereceydi. Belki başka bir plan vardı.
Ama bugün dönüp baktığımda içimden bir ses hâlâ aynı şeyi söylüyor:
“Keşke bir deneselerdi!”
Neyse, geçmişe dönüp yarış programını değiştirecek hâlimiz yok ya!
4×200 metre serbest bayrağa da katılmadık.
Gerçi bizim çocukların 200 metre serbestle araları pek iyi değildir.
Şimdilerde mecburen yüzüyorlar tabii ama o dönem…
Herhalde “Çocuklar, 4×200 metre serbest bayrak yüzeceksiniz!” deseydik, Eymen Batu hariç diğer üçünden türlü türlü bahaneler duymamız işten bile değildi.
Biri yorulduğunu söylerdi, biri başka bir yarışını hatırlatırdı, diğeri de mutlaka kendince haklı bir gerekçe bulurdu.
En azından ben öyle tahmin ediyorum!
Neyse…
İkinci günün öğleden sonra seansında bizi bekleyen çok daha önemli bir yarış vardı.
4×100 metre karışık bayrak.
Bu bizim en güçlü olduğumuz bayrak yarışlarından biriydi.
Çünkü aynı yaş grubunda dört farklı branşı iyi yüzebilen dört sporcu bulmak her zaman kolay değildir.
Bizimse sırtüstünde Umut’umuz, kurbağalamada Emir Bartu’muz, kelebekte Eymen Batu’muz ve serbestte Ozan’ımız vardı.
Ve şimdi ilk rekorun iki katı mesafesinde yeni bir hedefe hazırlanıyorlardı.
Havuzda Fenerbahçe, Skorboardda ENKA!
27 Kasım 2024…
Sırada 4×100 metre karışık bayrak yarışı vardı.
Ama bu yarışın ilk rekor denememizden önemli bir farkı bulunuyordu.
Bu kez rakipleri yoktu!
Evet, yanlış okumadınız.
Bizim dört çocuk, bu bayrak yarışında tek takım olarak yüzeceklerdi.
Yani karşılarında yalnızca kronometre vardı.
Anonslar başladı.
Fenerbahçe Spor Kulübü…
Umut Aras, Emir Bartu, Eymen Batu, Ozan…
Tam o sırada ilginç bir şey fark ettik.
Skorboardda yazan kulüp adı Fenerbahçe değildi.
ENKA Spor Kulübü!
İnanılır gibi değildi.
Havuzda Fenerbahçe yüzmeye hazırlanıyordu ama skorboarda bakarsanız ENKA yarışacaktı!
Tabii biz tribünden bağırarak durumu düzeltmeye çalıştık.
Başarılı olduk mu?
Pek sayılmaz!
Bir yandan rekor denemesi için heyecanlanıyor, diğer yandan skorboarddaki kulüp adını düzeltmeye çalışıyorduk.
Sanki yarışın organizasyon ekibinde de görevimiz varmış gibi!
Neyse…
İlk düdük çaldı ve Umut suya girdi.
Bugün o yarışın videosunu izlediğimde tam bu sırada kendi sesimi duyuyorum:
“Hadi inşallah, Bismillahirrahmanirrahim!”
İkinci düdükle Umut start pozisyonunu aldı.
Ardından “Take your marks” komutu ve çıkış işareti geldi.
Yarış başladı.
Umut ilk 100 metreyi beklediğimiz gibi tamamladı.
Ardından Emir Bartu kurbağalama etabına geçti.
Ve işte o andan itibaren hesaplar biraz değişmeye başladı.
Aman Allah’ım!
Çocuklar bizim hesapladığımız derecelerden daha iyi yüzüyorlardı!
Emir Bartu’nun ardından bayrak Eymen Batu’ya geçti.
Eymen son 25 metreye geldiğinde heyecanımızı kontrol etmek artık pek mümkün değildi.
Videoda hâlâ duyulan seslerimiz:
“Olacak, olacak! Bu sefer de olacak!”
Son bayrağı Ozan aldı.
Ve bitiş duvarına dokunduğunda skorboardda gördüğümüz derece…
4:05.62
Eski Türkiye rekoru Fenerbahçe Spor Kulübü’ne ait 4:10.73 idi.
Tam 5,11 saniyelik bir gelişme!
İKİNCİ TÜRKİYE REKORU!
Skorboard kulübün adını karıştırmış olabilir ama kronometre hiç karıştırmadı! 😊
Düşünsenize…
İlk rekoru 1,63 saniye geliştirdiklerinde ne kadar sevinmiştik.
Şimdi ise eski rekorun tam 5,11 saniye altına inmişlerdi.
Yani bizim çocuklar rekoru kırmamışlardı. Resmen parçalamışlardı!
Hem de rakipsiz yüzdükleri bir yarışta.
Yan kulvarda geçmeye çalıştıkları başka bir takım yoktu.
Onları hızlandıracak, peşinden sürükleyecek bir rakip de yoktu.
Sadece dört çocuk, kendilerine koydukları hedef ve o hedefe ulaşmak için attıkları kulaçlar vardı.
İşin komik tarafı neydi biliyor musunuz?
Fenerbahçe’nin dört sporcusu Türkiye rekorunu 5,11 saniye geliştiriyor, skorboard hâlâ ENKA diye ısrar ediyordu!
Ne diyelim…
O gün skorboard kulübün adını karıştırmış olabilir ama kronometre hiç karıştırmamıştı.
Elli Metreye Sığdırılan Onca Hesap…
Bizim dörtlünün rekorları parçalamaya devam edeceği artık kendini belli etmeye başlamıştı.
Üstelik bunu yalnızca biz düşünmüyorduk.
Havuzdaki herkesin de gözü yavaş yavaş bu dört çocuğa çevrilmişti.
Acaba daha neler yapabileceklerdi?
Ve şimdi kısa kulvarda son bir bayrak yarışı denemeleri kalmıştı.
4×50 metre serbest bayrak.
İlk bakışta kulağa ne kadar kolay geliyor değil mi?
Alt tarafı 50 metre!
Ama işin aslı hiç de öyle değil.
Çünkü 50 metre, hata yapma lüksünüzün neredeyse hiç olmadığı bir mesafe.
Bir çıkış hatası, kötü bir dönüş, yanlış zamanda alınan bir nefes…
Kaybettiğiniz zamanı geri kazanabileceğiniz yeterli mesafe yok.
O yüzden 50 metre yarışlarında her şeyin çok daha sistematik planlanması gerekiyor.
Kaç nefes alınacak?
Kaç kulaç atılacak?
Dönüşe nasıl girilecek?
Finişe yaklaşırken kaç metre kala baş aşağıda tutulacak?
Ve tabii bizim dışarıdan bakarak anlayamadığımız daha kim bilir kaç teknik ayrıntı…
Biz tribünde çocukların bir an önce duvara ulaşmasını beklerken, aslında o birkaç saniyenin arkasında ne kadar büyük bir hesap ve hazırlık olduğunu bazen unutuyoruz.
Ama bir konuda içimiz rahattı.
Alp Hoca’nın o mühendis zekâsıyla bütün bunları kafasında çoktan hesapladığından emindik!
Bu arada küçük bir ayrıntıyı da belirtmeden geçemeyeceğim.
Alp Hoca’nın üniversite eğitimi gerçekten de mühendislik alanında.
Yani bizim “mühendis zekâsı” dediğimiz şey yalnızca bir benzetme değil!
Ve şimdi önümüzde, dört çocuğun toplamda yalnızca 200 metre yüzeceği ama her saniyesinin büyük önem taşıdığı yeni bir yarış vardı.
İkinci Oldular Ama Rekoru Kırdılar!
Kısa kulvarda sıradaki ve son bayrak yarışımız 4×50 metre serbestti.
Bu yarışta dört ayrı takım vardı ama yalnızca iki kulüp!
Fenerbahçe ve İstanbul Teknik Üniversitesi, farklı yaş gruplarından ikişer takımla katılıyordu.
Fenerbahçe’nin 2008 doğumlu sporcuları dört numaralı kulvarda, bizim 2011 doğumlu çocuklarımız ise altı numaralı kulvardaydı.
Aralarında tam üç yaş vardı.
Şimdi üç yaş deyince kulağa çok büyük bir fark gibi gelmeyebilir ama 13 yaşındaki bir çocukla 16 yaşındaki bir genci yan yana koyduğunuzda fiziksel gelişim farkını çok net görebilirsiniz.
Bizimkilerin yanında oldukça iri görünüyorlardı.
Bir de işin dalga meselesi vardı.
Büyük ve güçlü sporcuların oluşturduğu dalgalar yan kulvarlardaki küçük sporcuları zorlayabiliyordu.
Ve start verildi!
Fenerbahçe’nin 2008 doğumlu takımı daha ilk metrelerde öne geçti.
Normalde insan kendi çocuklarının rakiplerinden geri kalmasına pek sevinmez, değil mi?
Ama biz seviniyorduk!
Çünkü büyükler ne kadar önde yüzerlerse oluşturdukları dalgalar bizim çocuklara o kadar az ulaşacaktı.
Yani bu kez aradaki farkın açılması hiç de kötü değildi.
Bizim dörtlü ise altıncı kulvarda kendi yarışını yüzüyordu.
Umut, Emir Bartu, Eymen Batu ve Ozan…
Dizilim yine aynıydı.
Ozan bitiş duvarına dokunduğunda genel sıralamada ikinciydik.
Ama bizim için önemli olan o değildi ki!
Çünkü kronometre şöyle diyordu:
1:40.46
Eski rekor 1:42.16 ile Fenerbahçe Spor Kulübü’ne aitti.
1,70 saniyelik gelişme!
ÜÇÜNCÜ TÜRKİYE REKORU!
Farklı yaş grupları aynı seride yüzdüğü için genel sıralamada büyüklerin arkasında kalmışlardı. Ama kendi yaş kategorilerinde Türkiye rekorunu kırmışlardı.
Bu yarışın benim için çok sevdiğim bir başka tarafı daha vardı.
Eski rekor yine Fenerbahçe’ye aitti.
Kim bilir…
Belki de o rekorun eski sahipleri, o gün yan kulvarda bizim çocuklarla birlikte yüzen 2008 doğumlu abileriydi.
Bunu kesin olarak bilmiyorum.
Ama düşüncesi bile güzel, değil mi?
Aynı kulübün iki farklı kuşağı, aynı havuzda, aynı yarışta…
Bir tarafta büyükler, diğer tarafta onların izinden gelen küçükler…
Bayrak devir tesliminden sonra, rekor devir teslimi…
İşte sporun böyle taraflarını çok seviyorum.
Bir rekor kırılıyor, yıllar sonra başka çocuklar gelip o dereceyi geliştiriyor.
Ama eski rekorun arkasındaki emek kaybolmuyor.
Aksine, yeni bir başarının başlangıç noktası oluyor.
Ve böylece kısa kulvardaki üç Türkiye rekorumuzu tamamlamıştık.
Şimdi sırada uzun kulvar vardı.
Ama uzun kulvar, kısa kulvarın biraz daha büyüğü değildi ki!
25 metrelik havuzda başardıklarını, 50 metrelik havuzda da başarabilecekler miydi?
Açıkçası biz de merak ediyorduk.
Gerçi artık yalnızca çocukların değil, bizim de özgüvenimiz epey yükselmişti. Nur’la hesap makinelerimizi çoktan hazırlamıştık bile!
Üstelik Alp Hoca’nın da yeni planları vardı.
Biz üç Türkiye rekorunun mutluluğunu yaşarken, meğer önümüzde kırılmayı bekleyen dört rekor daha varmış.
Ama onları da bu bölümde anlatırsam yazı hiç bitmeyecek!
En iyisi burada küçük bir ara verelim.
Çünkü dört çocuğun hikâyesi henüz bitmedi.
Devamı: Dört Çocuk, Yedi Türkiye Rekoru #2 – Dört Rekor Daha!
Bir yorum