Buse Melek’in yüzme hikâyesinde takım yolculuğu

Buse Melek’in Yüzme Hikâyesi #3 | Takım Yolunda Beklenmedik Misafir

Buse Melek’in yüzme hikâyesine başladığım ilk yazıda, aslında ne onun ne de bizim bir takım hayalimiz vardı. Amacımız çok basitti: Yüzme öğrensin.

Beyaz Grup derken Sarı Grup geldi. Sarı Grupla birlikte antrenmanlar biraz daha ciddileşti, bizim hayatımız da farkında olmadan yüzmenin etrafında şekillenmeye başladı.

Antrenman saatlerine göre yapılan planlar, yaz tatilinde ortaya çıkan lojistik sorunları, antrenman öncesinde ne yemeli soruları, uyku saatleri, kaçırılan antrenmanlar, kulvardaki rekabet…

Buse Melek yavaş yavaş bir sporcuya dönüşürken galiba biz de sporcu velisi olmayı öğreniyorduk.

Ama bütün bu renklerin sonunda çocukların ulaşmaya çalıştığı başka bir yer vardı:

Takım.

Önce Sarı Gruptan Kırmızı Gruba geçmek, ardından takım seçmelerine girmek gerekiyordu.

Biz de adım adım oraya doğru ilerliyorduk.

Her şey planlandığı gibi gidiyordu aslında.

Ta ki takım seçmelerinden bir gün öncesine kadar…

Yaz Tatili Gelince İşler Kolaylaşmıyormuş

Buse Melek’in Sarı Grupta geçirdiği zaman, araya giren yaz tatilini de hesaba katarsak aslında çok uzun sürmedi.

Okullar kapandıktan sonra antrenman saatleri değişti ve hafta içi yapılan antrenmanların zorluğuna bir de mesai saatleri içinde yapılan antrenmanlar eklendi.

Şayet sporcu velisiyseniz ve çalışıyorsanız, yaz tatilinin geldiğine ve okulların kapandığına çok da sevinemiyorsunuz.

Çünkü okulların kapanmasıyla birlikte tüm antrenman saatleri gün içerisine ve maalesef sizin mesai saatlerinizin içine denk gelmeye başlıyor.

İşte kriz dolu günler…

Buse Melek yüzmeye nasıl gidecek?

Buse Melek annem veya babamla antrenmana gidebilirdi. Ama anneniz ve babanız araba kullanamıyorsa bu defa karşınıza başka bir sorun çıkıyor:

Lojistik.

Ya yaz sıcağında, antrenman öncesinde toplu taşıma ile gideceksiniz ya da amcanızın, eniştenizin, ailenizden birilerinin kapısını çalacaksınız.

Bizim de Mutlu amcamız ve Turan eniştemiz imdadımıza yetişti. Her zaman olmasa bile müsait oldukları günlerde Buse Melek’i antrenmana götürüp getirmeleri bizim için gerçekten çok büyük bir yardımdı.

Şartlar kadar çevrenizdeki insanların desteği de gerçekten çok önemli.

Yıllar sonra Matthew Syed’ın Sıçrama kitabını okurken Malcolm Gladwell’dan aktardığı bir düşünce bana bu günleri hatırlattı.

Başarılı insanların hikâyelerine baktığımızda bazen her şeyi kendi başlarına başarmış gibi görürüz. Oysa onların öğrenmelerini, çalışmalarını ve ilerlemelerini sağlayan, dışarıdan çoğu zaman görünmeyen fırsatlar ve insanlar da vardır.

Yüzmede de biraz böyle aslında.

Elbette antrenmanı yapan, yorulan, sabahın köründe havuza giren, yarışta depar taşının üzerine çıkan sporcu.

Ama o sporcunun o havuza ulaşabilmesi için bazen anneanne, dede, amca, enişte, bazen de işinden izin alan anne ya da baba o yolculuğun görünmeyen bir parçası oluyor.

Belki madalya bir kişinin boynuna takılıyor ama o madalyaya giden yol hiçbir zaman tamamen yalnız yürünmüyor.

Muz, Fıstık Ezmesi ve Karabuğday Patlağı

Sarı Grupla beraber hayatımıza beslenme gereklilikleri de girmişti.

Artık antrenman öncesinde ve sonrasında Buse Melek’in ne yediğine dikkat etmeye başlamıştık. Antrenman öncesinde mümkün olduğu kadar enerji veren, antrenman sonrasında ise protein ağırlıklı besinler yedirmeye çalışıyorduk.

Tabii bunları o zamanlar profesyonel destek alarak yapmıyorduk.

Bizden daha deneyimli velilerin söyledikleri, soyunma odasında o dönem bizden büyük kadın sporcuların tavsiyeleri…

Birinden bir şey duyuyor, diğerine soruyor, sonra eve gidip uygulamaya çalışıyorduk.

Muz, fıstık ezmesi ve karabuğday patlağı işte o dönemlerde hayatımıza giriş yapmıştı.

Biz de yavaş yavaş sporcu ailesi olmayı öğreniyormuşuz.

“Olimpiyatlara mı Hazırlanıyorduk Canım?”

Sarı Grup bize birçok alışkanlık kazandırdı diyebilirim.

Uykunun sporcu üzerindeki önemini öğrenmeye başlamıştık. Buse Melek’in belirli bir saatte yatıp belirli bir saatte kalkması, hayatında mutlaka kahvaltının olması, aç karnına antrenmana gitmemesi gerektiğini artık biliyorduk.

Ben de artık Buse Melek’i sadece yüzme öğrenen bir çocuk olarak değil, sporcu gibi görmeye başlamıştım.

Ama bence öğrendiğimiz en önemli şey antrenman sürekliliğiydi.

Bunu da yaşayarak öğrendik.

O yaz tatili için senenin başında erken rezervasyonla bir tatil satın almıştık. Çünkü tatili planladığımız günlerde biz sadece yüzme öğrensin diye bu işe başlamıştık.

Antrenman programı mı?

Yüzme sezonu mu?

Bunların hiçbirinden haberimiz yoktu.

Ailecek, annem, babam, ablam ve yeğenim de dahil olmak üzere tatilimize gittik. Tabii antrenörümüze de bilgi verdik.

Ne olabilirdi ki?

Olimpiyatlara mı hazırlanıyorduk canım?

Hem zaten denize gidiyorduk. Otelde havuz da vardı. Buse Melek girer havuza, yüzerdi.

Ne olacaktı ki?

İşte hiç öyle olmadı.

Tatil yedi gündü ama etkisi bir ay gibi hissedildi.

Tatilden döndüğümüz günün ertesi günü antrenmana giden Buse Melek’ten:

“Neredeyse boğuluyordum.”

cümlesini duymamızla birlikte bir şeylerin farkına varmaya başladık.

Demek ki su hissiyatı diye bir şey varmış.

Ve demek ki antrenman sürekliliği bizim düşündüğümüzden çok daha önemliymiş.

O günden sonra ciddi bir sağlık sorunu olmadığı sürece akraba ziyareti, doğum günü gibi keyfi nedenlerle antrenman aksatmamaya başladık.

Sarı Grupta Rekabetle Tanışmak

Buse Melek Sarı Grup döneminde yüzme antrenmanında
Sarı Grup döneminden bir antrenman günü.

Sarı Grup her açıdan değişik bir gruptu bizim için.

Sadece veliler için değil, çocuklar için de…

Hırsın yavaş yavaş yerleştiği, kulvarda ilk sırada çıkmanın önemli olmaya başladığı dönemdi.

Önde yüzen çocuk, arkadan gelen onu geçmesin diye ekstra performans gösteriyor; arkadan gelen çocuk ise önündekini geçmek için çabalıyordu.

Hatta çok yorulanların bir tur havuzun altında bekleyip dinlendiği bile oluyordu.

Bir de:

“Beni geçersen sana dışarıda gününü gösteririm!”

gibi çocukça tehditler vardı.

Ama her şey bu kadar masum değildi.

Gruba sonradan gelen çocuğun dışlanması, kulvarda yer verilmemesi, ekipmanlarının saklanması, gizli gizli tehdit edilmesi gibi akran zorbalıkları da olabiliyordu.

Buse Melek de Sarı Gruba geç katılan sporculardandı.

Duygusal olarak biraz baskın bir karakterdir. Genellikle girdiği ortamda kısa sürede kendisine yer bulabilen, hatta liderlik tarafı ağır basan bir yapısı vardır.

Ama Sarı Gruba geldiği ilk günlerde ondan önce Sarı Gruba geçen bir arkadaşı:

“Sen neden bu gruba geldin ki? Sen daha kurbağa ayak bile vuramıyorsun. Yoksa sen torpilli misin?”

diye sormuştu.

Hatta aynı çocuk:

“Beni kesinlikle geçemezsin, yoksa…”

diye tehditler de savurmuştu.

Aslında bazı velilerin de Buse Melek’e kurbağa ayak nedeniyle verilen ikinci şansı haksızlık olarak gördüğünü biliyorduk.

Kendi çocukları bütün kriterleri yerine getirerek Sarı Gruba geçmişken Buse Melek kurbağa ayakta zorlanmış, Çiğil Hoca’nın kararıyla kendisine bir hafta daha süre verilmiş ve o bir haftanın sonunda Sarı Gruba devam etmişti.

Biz bunu Buse Melek’e verilmiş bir şans olarak görüyorduk.

Başka bir veli ise aynı olayı bir ayrıcalık olarak görmüş olabilir.

Buse Melek’in duyduğu “Yoksa sen torpilli misin?” cümlesinin evde yapılan konuşmalardan kaynaklanıp kaynaklanmadığını elbette bilmiyorum.

Aynı dönemlerde okulda da buna benzer bazı akran zorbalıklarıyla karşılaşıyorduk. O yüzden biz de kendimizce Buse Melek’e kendisini sözlü olarak savunmasını öğretmiştik.

Hatta biraz fazla bile öğrenmiş olabilir. 🙂

Sarı Gruptaki bu olaylar çok uzun sürmedi. Biz de mümkün olduğu kadar Buse Melek’in kendi ilişkilerini kendisinin çözmesini istedik ve olaya müdahale etmedik.

Buse Melek başkalarına bu tarz davranışlarda bulunmuş mudur derseniz:

“Kesinlikle hayır.” diyemem.

Mutlaka o da kendisinden sonra gruba gelen bazı arkadaşlarına sıkıntılar yaratmıştır.

Sonuçta hepsi küçücük çocuklardı.

Bir taraftan arkadaş olmayı, bir taraftan da rekabet etmeyi öğreniyorlardı.

Buse Melek yüzme arkadaşlarıyla Sarı Grup döneminde
Bir taraftan arkadaş olmayı, bir taraftan rekabet etmeyi öğreniyorlardı.

Peki Bütün Bu Renklerin Sonunda Ne Vardı?

O dönem Galatasaray Spor Kulübü’nde yaş grubu takımları 9 yaştan itibaren kurulmaya başlıyordu.

2007 doğumlu sporcular için takım seçmeleri 2016 yılının başından itibaren başlamıştı. Yaklaşık bir yıl içerisinde takım oluşturuluyor ve son seçmelerden sonra 2007 takımı kapanıyordu.

Takıma giremeyen sporcular Turuncu Grupta çalışmalarına devam edebiliyor ya da başka bir kulübe geçebiliyorlardı. Takım oluşturulduktan sonra ise ihtiyaç olduğunda dışarıdan başarılı sporcular transfer edilebiliyordu.

Bu sistem daha sonraki yıllarda tamamen değişti.

Ama Buse Melek’in o döneminde sistem böyleydi.

Takıma seçilebilmenin de bir yolu vardı.

Sarı Gruptan doğrudan takım seçmelerine giremiyordunuz. Önce Kırmızı Gruba geçmeniz gerekiyordu.

Yani yol şöyleydi:

Beyaz → Sarı → Kırmızı → Takım

Ve bizim için sıradaki renk Kırmızı idi.

Buse Melek Galatasaray yüzme altyapısı döneminde
Renk gruplarındaki yolculuk devam ederken…

30 Ekim 2016 – Kırmızı Grup Seçmeleri

Yaklaşık bir hafta öncesinden Sarı Gruptan Kırmızı Gruba geçiş için seçme yapılacağı duyuruldu.

Geçebilmek için yine bazı kriterler vardı.

Yarış pozisyonunda depar taşından atlamak, takla atarak dönmek, kurbağa stilinde kol ve ayağı birlikte kullanmak…

Aradan uzun zaman geçtiği için bütün kriterleri bugün net olarak hatırlamıyorum.

Ama artık çocuklardan sadece yüzmeleri değil, yavaş yavaş bir yüzücünün sahip olması gereken teknik becerileri de göstermeleri bekleniyordu.

30 Ekim 2016 günü seçmeler yapıldı.

Buse Melek’in geçeceğini düşünüyorduk. Çünkü açıkçası teknik detayların tamamını çok iyi bilmesek de yapması gerekenleri yapıyor gibi görünüyordu.

Ama geçemese de çok üzülmeyecektik.

Çünkü Buse Melek 2008 doğumluydu ve önünde zaman vardı.

Biz daha çok 2007 doğumlu arkadaşlarımız için heyecanlanıyorduk. Çünkü onların zamanı daralıyordu.

Seçmeler oldukça ciddi yapılıyordu.

Konusunda deneyimli birçok antrenör havuz kenarındaydı. Başlarında Çiğil Hoca vardı. Çocukların dereceleri tutuluyor, notlar alınıyor ve her biri tek tek değerlendiriliyordu.

Biz henüz yarış ve seçme stresine çok alışkın değildik.

Ama nedense ben o gün oldukça rahattım.

Sonuçlar hemen açıklanmadı.

Birkaç gün sonra kulübe gittiğimizde öğrendik:

Buse Melek Sarı Gruptan Kırmızı Gruba geçmişti.

2007 doğumlu sporcuların hemen hemen hepsi de Kırmızı Gruba geçti. Biraz daha gelişime ihtiyacı olan küçük sporcular ise Sarı Grupta kaldılar.

Buse Melek için artık yeni bir dönem başlıyordu.

İsmet Hoca ve Nükte Hoca

Kırmızı Grup oldukça kalabalıktı.

Çünkü grupta daha önceden çalışmalarına devam eden ve henüz takıma girememiş 2007 doğumlu sporcular da vardı.

Yeni grubumuzla birlikte antrenörlerimiz de değişmişti.

Kırmızı Grubun antrenörleri İsmet Sezgin ve Nükte Özgör idi.

İsmet Hoca sert görünümünün arkasında sevecen, hoşgörülü ama aynı zamanda oldukça disiplinli bir hocaydı.

İlk gördüğünüzde yüzündeki ciddi ifade:

“Acaba çocuklarla iletişim kurabilecek mi?”

diye düşündürebiliyordu.

Ama zaman geçtikçe aslında ne kadar komik, çocuklarla iletişimi kuvvetli ve onları seven biri olduğunu gördük.

Ama kızdı mı da yanaşmayın yanına. 🙂

Nükte Hoca ise belki de bugüne kadar tanıdığım, işini en iyi yapan insanlardan biridir.

Güler yüzü, konuşurken parlayan gözleri ve her daim çocukları koruyan tavrı…

Aradan neredeyse on yıl geçti. Bugün bile uluslararası bir yarışta ya da organizasyonda Nükte Hoca’nın ismini gördüğüm zaman içim biraz daha rahat oluyor.

Çünkü biliyorum ki bir problem olduğunda Nükte Hoca oradaysa bir şekilde çözülür.

İşini severek yapmak ve her saniyesinde özverili davranmak denildiğinde benim aklıma gelen hocalardan biridir.

Buse Melek ve antrenörü Nükte Hoca Kırmızı Grup döneminde
Buse Melek ve Nükte Hoca – Kırmızı Grup döneminden bir anı.

Kırmızı Gruptan Çok da Bir Şey Anlamadık

Aslında Kırmızı Gruptan çok da fazla bir şey anlamadık desek yeridir.

Kasım ayının başında çalışmalara başlamıştık ve ocak ayının ilk yarısında takım seçmeleri yapılacaktı.

Önümüzde sadece birkaç ay vardı.

Gruptaki herkesin aklında aynı soru vardı:

Takıma girebilecekler miydi?

Bugün geriye dönüp baktığımda bazen:

“Keşke birkaç ay önce Galatasaray’a gelseydik de Kırmızı Grup atmosferinde biraz daha çalışma fırsatı bulabilseydik.”

diye düşünüyorum.

Çünkü bizim Kırmızı Grup dönemimiz neredeyse tamamen takım seçmelerine hazırlanmakla geçti.

İsmet Hoca ve Nükte Hoca da çocukların mümkün olduğu kadar hazır hale gelmeleri için büyük bir titizlikle çalışıyorlardı.

İşin bir de teknik ekip tarafı vardı.

Mevcut 9 yaş takımı zaten çalışmalarına devam ediyordu. Kırmızı Gruptaki bütün 2007 doğumlu sporcular takıma alınırsa takım olması gerekenden fazla kalabalık olacaktı.

Dolayısıyla bir seçim yapılması gerekiyordu.

Bugün geriye baktığımda o günlerde stresin yalnızca havuzdaki çocuklarda ve tribündeki velilerde olmadığını daha iyi anlayabiliyorum.

Hangi çocuğun takıma alınacağına karar vermek zorunda olan teknik kadronun üzerinde de ciddi bir sorumluluk vardı.

2007’liler İçin Son, 2008’liler İçin İlk Bilet

Ve takım seçmelerinin yapılacağı gün geldi çattı.

2007 doğumlu sporcular için 9 yaş takımına girişin son biletlerinin, 2008 doğumlu sporcular içinse ilk biletlerin dağıtılacağı gündü.

Bu sistemin ne kadar doğru olduğu tartışılabilir ama sistemin bir tarafını bugün bile doğru buluyorum.

Aynı takımda antrenman yapan çocukların yalnızca yaşlarının değil, yüzme seviyelerinin de birbirine yakın olmasına dikkat ediliyordu.

Çünkü aynı yaşta olmak, aynı seviyede yüzmek anlamına gelmiyor.

Düşünsenize…

Aynı takımda yüzüyorsunuz; bir çocuk 50 metre serbesti 30 saniyede tamamlarken diğeri 40 saniyede tamamlıyor.

Böyle bir grupta antrenmanın temposunu, dinlenme aralıklarını ve takım içindeki dengeyi kurmak gerçekten zor.

Birbirine yakın derecelerde yüzen ve benzer hareketleri yapabilen çocukların aynı takımda olması ise hem antrenör hem de sporcular açısından çok büyük bir avantaj.

Çocuklar birbirlerini de geliştiriyorlar.

Bazen yanındaki arkadaşına yetişmeye çalışıyorsun.

Bazen onu geçiyorsun.

Bazen o seni geçiyor.

Ve farkında olmadan takımın kendisi de antrenmanın bir parçasına dönüşüyor.

Buse Melek de ocak ayının başındaki seçmeler geldiğinde 2008 takımına girebilecek seviyedeydi.

Hazırdı.

Fakat seçmelerden bir gün önce…

Su çiçeği dökmeye başladı.

İşte Beklenmedik Misafir

Akşam yemeği için masada otururken Buse Melek’in yüzünde sivilceye benzeyen birkaç döküntü fark ettim.

Ama konduramadım tabii.

İçimden bir ses sürekli:

“Su çiçeği…”

diye bağırıyordu ama ben o iç sesi duymamayı tercih ediyordum.

Çünkü eğer gerçekten su çiçeğiyse ertesi gün seçmelere gitmemiz mümkün değildi.

Bulaşıcı bir hastalık geçiriyordu ve diğer çocukların arasına giremezdi.

Bütün bunları kendi içimde konuşuyordum.

Buse Melek’e henüz hiçbir şey söylememiştim.

Çünkü ne kadar üzüleceğini biliyordum.

Aylarca hazırlandığınız bir sınava, sınav sabahı gidememek gibi bir şeydi.

Yemekten sonra ellerini yıkamaya giden Buse Melek’ten bir anda bir çığlık geldi:

“Anneee!”

Yanına gittiğimde Buse Melek’in deyimiyle vücudunda “yüzlerce baloncuk” vardı.

Tabii yüzlerce biraz abartıydı. 🙂

Aşıları da tamdı. Ne kadar ağır geçirebilirdi ki diye düşünüyordum.

Hemen çocuk doktorumuza baloncukların fotoğraflarını gönderdim.

Ve iç sesim savaşı kazandı.

Evet, su çiçeği döküyorduk.

Ertesi gün yapılacak takım seçmelerine katılamayacaktık.

Hemen Nükte Hoca’ya mesaj atıp durumu anlattım.

Mesajı göndermemin üzerinden sanırım bir dakika bile geçmemişti ki telefonum çaldı.

Nükte Hoca arıyordu.

Diyorum yaaa Nükte Hoca farklıdır.

Konuyu anlattım.

Sonra Nükte Hoca Buse Melek’le konuşmak istedi.

Buse Melek’e üzülmemesi gerektiğini, önce iyileşeceğini, hastalığı geçtikten sonra onun için bir ara seçme yapılacağını ve onun da değerlendirileceğini söyledi.

Buse Melek telefonu kapattığında mutluydu.

“Bir kaybım olmayacak. İyileşince hemen seçmelere gireceğim.”

dedi.

Ve rahatladı.

O akşam biz ne söylersek söyleyelim Buse Melek’i bu kadar kolay sakinleştiremeyebilirdik.

Ama Nükte Hoca’nın söylediklerine güveniyordu.

Bazen çocukla antrenörü arasındaki güveni en iyi böyle anlarda anlıyorsunuz.

Buse Melek Evdeydi, Ben Arkadaşlarımın Yanında

Ertesi sabah annemi bize çağırdım.

Buse Melek’i anneme bırakıp seçmelerin yapılacağı havuza gittim.

Arkadaşlarımı böyle bir günde yalnız bırakmak istemiyordum.

Sporcu velileri bunu çok iyi bilirler.

Tribünde birbirinize destek vermenin, üzüldüğünüz zaman birbirinize omuz olmanın ya da beraber bir keyif kahvesi içip dertleşmenin ne demek olduğunu…

Çocuklarımız kulvarda birbirleriyle yarışıyor olabilirler ama yıllar içerisinde veliler arasında da bambaşka dostluklar oluşuyor.

O gün Buse Melek seçmelere giremiyordu ama benim arkadaşlarımın çocukları girecekti.

Benim de yerim onların yanıydı.

Kalabalık Kırmızı Grubun seçmeleri başladı.

Çocukların isimleri gruplar halinde okunuyor, yapmaları gerekenler açıklanıyor ve havuza giriyorlardı.

Antrenörler dereceleri tutuyor ve notlarını alıyordu.

Aslında kimin iyi yaptığını, kimin zorlandığını antrenörlerin yüzlerinden az çok anlayabiliyorduk.

Anlıyorduk ama anlamamazlıktan geliyorduk.

Bazı veliler çocuklarının takıma seçilememe ihtimaline karşı B planlarını bile hazırlamış ve başka kulüplerle görüşmüşlerdi.

Uzun bir seçme oldu.

Sonunda çocuklar soyunma odalarına gönderildi ve teknik ekip değerlendirmelerini yaptı.

Sonuçlar o gün açıklanmadı.

Seçmeler cumartesi günü yapılmıştı ve ailelere pazartesi günü telefonla bilgi verildi.

Sayısını bugün tam hatırlamıyorum ama yaklaşık 10 çocuk 2007 takımına seçilmişti.

Yaklaşık 10-12 çocuk ise seçilememiş ve üzülerek aramızdan ayrılmıştı.

Dokuz Yaşında Bir Kapı Tamamen Kapanmalı mı?

Bu sistem seçilemeyen çocuklar üzerinde bir özgüven yıkımına sebep olmuş mudur bilmiyorum.

Çünkü bu benim uzmanlık alanım değil.

Ama o gün seçilemeyen çocuklardan bazılarının bir yıl içerisinde yüzmeyi bıraktıklarını duymamız, insanın ister istemez düşünmesine neden oluyor.

Elbette yüzmeyi bırakmalarının tek sebebinin o seçme olduğunu söyleyemem.

Yanlış anlaşılmasını da istemem.

Tabii ki herkes takıma giremez.

Bir takım kurulacaksa belirli kriterlerin olması ve birbirine yakın seviyedeki çocukların aynı takımda çalışması gerekiyor. Hatta bunun doğru olduğunu bugün bile düşünüyorum.

Benim sorguladığım nokta seçim yapılması değil.

Dokuz yaşında yapılan bir seçimin çocuğun önündeki kapıyı tamamen kapatması.

Belki o gün yeterli olmayan bir çocuk altı ay sonra çok daha hızlı gelişecekti.

Belki bir yıl sonra bambaşka bir yüzücü olacaktı.

Belki de olmayacaktı.

Ama bunu dokuz yaşında kesin olarak bilmek mümkün müydü?

Nitekim bu sistem daha sonraki yıllarda tamamen değişti.

8 Şubat 2017 – Renk Gruplarına Veda

Su çiçeğinin bitmesiyle birlikte biz Kırmızı Gruptaki yerimize geri döndük.

Tabii eskisi kadar kalabalık değildi Kırmızı Grup.

Bir kısmı 2007 takımına geçmiş, bir kısmı başka yerlere gitmiş, bir kısmı ise yeni kurulan 2008 takımına seçilmişti.

Buse Melek ise henüz 2008 takımına seçilemeyen arkadaşlarıyla birlikte Kırmızı Gruptaydı.

Çok geçmeden Nükte Hoca, Buse Melek ve birkaç arkadaşı için bir ara seçme organize etti.

Bu seçmeler diğer seçmeler kadar heyecanlı ve stresli olmadı tabii.

Zaten az kişi oldukları için çok da uzun sürmedi.

Ve tarih 8 Şubat 2017…

Buse Melek 2008 takımına seçilmişti.

Buse Melek yaş grubu yüzme takımına seçildikten sonra takım arkadaşlarıyla
Renk gruplarındaki yolculuk bitmiş, artık yeni bir dönem başlamıştı: 2008 Takımı.

Böylece Beyaz Grupla başlayan, Sarıyla devam eden ve Kırmızıyla son bulan renk gruplarındaki yolculuğumuz sona ermişti.

Artık Buse Melek bir yaş grubu takımının sporcusuydu.

Biz bu işe Buse Melek yüzme öğrensin diye başlamıştık.

Ne takım hedefimiz vardı ne yarış…

Bundan sonra hayatımızın yüzmeyle bu kadar iç içe geçeceğine dair en ufak bir fikrimiz de yoktu.

Ama 8 Şubat 2017 itibarıyla başka bir hikâye başlıyordu:

2008 Takımı.

Ve bizim için yepyeni bir macera start alıyordu.

Benzer Gönderiler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir