“Bugün Avrupa’nın Başkenti İstanbul!”
Bir Avrupa Şampiyonluğu, bir kupa ve o kupanın arkasında kalan birbirinden farklı hikâyeler…
Bazen bir spor müsabakasını izlerken skor tabelasında yazandan çok daha fazlasını görüyorsunuz.
Sanırım yıllardır iki sporcunun annesi olduğum için ben artık spor müsabakalarını biraz böyle izliyorum. Kazanılan sayının, madalyanın, kupanın arkasında ister istemez antrenmanları, kampları, sakatlıkları, aileden uzakta geçirilen günleri ve yıllarca verilen emeği düşünüyorum.
6 Eylül akşamı Filenin Sultanları Avrupa Şampiyonu olurken bu kez maçı biraz da böyle izledim.
Türkiye, Avrupa Şampiyonası finalinde İtalya’yı 3-2 yenerek üst üste ikinci kez Avrupa Şampiyonu oldu. Ama benim bu yazıda anlatmak istediğim maçın skoru ya da kaldırılan kupa değil.
O kupaya gelene kadar yaşananlar ve o gece ekrandan bize yansıyanlar…
Kendi evinde final oynamak
Sinan Erdem Spor Salonu doluydu.
Türk bayrakları, tezahüratlar, her sayıdan sonra ayağa kalkan binlerce insan…
Kendi ülkenizde, kendi seyircinizin önünde bir Avrupa Şampiyonası finali oynamak muhteşem bir duygu olmalı. Ama sanırım bir o kadar da zor.
Çünkü o salondaki herkes sizin kazanmanızı bekliyor. Televizyon başındaki milyonlar da öyle.
Üstelik artık Filenin Sultanları’ndan sadece iyi mücadele etmeleri değil, kazanmaları bekleniyor.
Bir tarafta sizi ayağa kaldırabilecek muazzam bir seyirci desteği, diğer tarafta o insanları hayal kırıklığına uğratmama isteği…
Bence kendi evinde oynamanın garip tarafı biraz da bu.
Sizi en çok destekleyen insanlar, aynı zamanda en çok mutlu etmek istediğiniz insanlar oluyor.
Bir de karşınızda İtalya varsa…
Filenin diğer tarafında ise İtalya vardı.
Dünyanın en güçlü takımlarından biri.
Bu seviyedeki sporcular için “özgüvenleri yoktu” demek tabii ki doğru olmaz. Ama karşınızdaki rakibin ne kadar güçlü olduğunu bilmenin insanın zihninde hiçbir karşılığı olmadığını da düşünmüyorum.
İlk seti İtalya 25-16 aldı. Türkiye ikinci seti 25-22 kazandı.
Sonra üçüncü set geldi.
25-12.
Açıkçası o anda benim bile televizyon karşısında inancım biraz azaldı.
Sporcuların ne hissettiğini elbette bilemem ama sahada da sanki bir an için İtalya’nın gücünü fazlasıyla hisseden bir takım vardı.
Yıllardır sporun içinde çocuklarımızı izlerken özgüven konusunda öğrendiğim bir şey var:
Özgüven, sporcunun cebine koyup müsabakanın sonuna kadar aynı şekilde taşıdığı bir şey değil.
Bir yarışın, bir maçın hatta birkaç dakikanın içinde bile değişebiliyor. Çok iyi başlayan bir sporcu bir anda kendinden şüphe etmeye başlayabiliyor. Ya da tam tersi, kötü başlayan bir müsabakanın içinde yeniden kendine inanabiliyor.
Bence önemli olan hiç sarsılmamak değil.
Sarsıldıktan sonra ne yaptığınız.
Vargas da 3.sette istediği oyunu oynayamamıştı. Set sonunda üzgün olduğu belliydi. Ama tam o sırada takım arkadaşlarının onun yanına gelip moral vermeleri benim çok dikkatimi çekti.
Belki de takım olmak böyle bir şey.
Her şey iyi giderken beraber sevinmek kolay. Önemli olan işler kötü giderken de arkadaşınızın yanında olabilmek.
Türkiye 2-1 gerideydi ve artık kaybedecek tek bir seti kalmıştı.
Ama maç henüz bitmemişti.
Henüz bitmediyse, bitmemiştir.
Vargas’ın iki zor gecesi
Vargas açısından finalin duygusal yükünün sadece o maçtan ibaret olmadığını da düşünüyorum.
Bir gece önce Sırbistan’la yarı final oynanmıştı. Sırbistan Teknik Direktörü Zoran Terzić’in Türkiye kadrosundaki sonradan Türk vatandaşlığı kazanmış oyuncular üzerinden yaptığı açıklamalar ve kullandığı “devşirme” ifadesi oldukça konuşuldu. Türkiye ise Sırbistan’ı 3-0 yenerek finale çıktı.
Vargas’ın bu sözlerden ne kadar etkilendiğini bilemeyiz. Onun adına böyle bir yorum yapmak istemiyorum.
Ama bir sporcunun yıllardır formasını giydiği, başarıları için mücadele ettiği ülkeye aidiyetinin tartışılmasının kolay bir durum olduğunu da düşünmüyorum.
Bir gece sonra Vargas yeniden sahadaydı.
Bu kez Avrupa Şampiyonluğu için.
Üçüncü sette zorlandı, sonrasında toparlandı ve maç bittiğinde gözyaşlarını tutamadı.
O gözyaşlarının içinde ne vardı bilmiyoruz.
Belki kötü geçen üçüncü set, belki finalin baskısı, belki bir gece önce yaşananlar, belki de sadece şampiyon olmanın verdiği rahatlama…
Belki hepsi.
Kenarda Santarelli
Maç boyunca dikkatimi çeken bir başka isim Daniele Santarelli’ydi.
Oyuncularıyla arasındaki ilişkiyi izlemek gerçekten çok güzeldi.
Neredeyse her sayıdan sonra onları desteklemesi, kenardan sürekli onlarla iletişim halinde olması, kötü bir sayıdan sonra bile oyuncusuna verdiği tepki…
Bir sporcu velisi olarak antrenör-sporcu ilişkisinin ne kadar önemli olduğunu yıllar içinde biz de çok gördük.
Özellikle işler kötü giderken sporcunun dönüp baktığında kendisine hâlâ güvenen bir antrenör görmesi bence çok değerli.
25-12’lik üçüncü setin ardından Santarelli’nin ve takımın önünde kolay bir iş yoktu.
Ama dördüncü sete Saliha’yla başladı.
Türkiye toparlandı.
25-21.
2-2.
Maç yeniden başlamıştı.
Herkes o finale aynı yoldan gelmedi
Finali izlerken oyuncuların son birkaç ayda yaşadıklarını düşündüğünüzde bazı görüntüler daha da anlamlı hale geliyor.
Mesela Derya Cebecioğlu.
Mayıs ayında yaşadığı sağlık problemi nedeniyle acil ameliyat olmuş ve sonrasında tedavi ve rehabilitasyon sürecine girmişti.
Dört ay sonra ise Avrupa Şampiyonası finalinde sahadaydı.
Üstelik turnuvanın sonunda En İyi Smaçörlerden biri seçildi.
Dört ay önce hastanede olan bir sporcunun dört ay sonra Avrupa Şampiyonu olması…
Bence üzerine çok fazla cümle kurmaya gerek yok.
Hande Baladın da finale tamamen sorunsuz gelmeyen sporculardan biriydi. Yaşadığı fiziksel sıkıntılara rağmen sahadaydı.
Bir sporcuyu televizyondan izlerken aslında o gün vücudunun nasıl olduğunu bilmiyoruz.
Bir yeri ağrıyor mu?
Maçtan önce tedavi gördü mü?
Kendisini gerçekten ne kadar iyi hissediyor?
Biz sadece sahaya çıktığını görüyoruz.
Bir de Gizem Örge var.
Onun da uzun ve zor geçen bir yazın ardından Avrupa Şampiyonu olması ve turnuvanın En İyi Liberosu seçilmesi ayrı bir hikâye.
Ama benim Gizem’in söyledikleri arasında en sevdiğim cümle aldığı bireysel ödülle ilgili değildi:
“Evimizde İstiklal Marşı okumak hayalimdi.”
Gizem aynı konuşmada uzun ve zor bir yaz geçirdiklerini, sakatlıklar yaşadıklarını ama takım olarak yüreklerini ortaya koyduklarını da anlattı.
Bazen bir sporcunun hayali En İyi Libero seçilmek değilmiş demek ki.
Kendi ülkesinde, kendi seyircisinin önünde Avrupa Şampiyonu olup İstiklal Marşı’nı söylemekmiş.
Zehra’nın gördüğü çocuklar
Zehra Güneş’in maç sonrasında anlattığı küçük bir ayrıntı da beni etkiledi.
Finale gelirken kendilerine gözleri ışıl ışıl bakan çocuklardan ve kadınlardan bahsetti.
Bu aslında milli sporcu olmanın hem çok güzel hem de zor tarafı.
Bir noktadan sonra sizi izleyen çocukların rol modeli oluyorsunuz.
Belki o çocuklardan biri eve gidip annesine,
“Ben de voleybolcu olmak istiyorum.”
diyecek.
Bir kız çocuğu annesi olarak sanırım bu tarafı beni ayrıca etkiliyor. Çünkü branşı farklı olsa da Buse’nin de önünde böyle kadın sporcuların olması çok değerli.
Zehra’nın bu şampiyonluğun arkasında büyük bir emek ve ter olduğunu söylemesi de aslında bizim Kulvardaki Hayat‘ta anlatmaya çalıştığımız şeye çok yakın.
Saliha kaptanına sarıldığında…
Son sayı geldikten sonra sahada o kadar çok güzel görüntü vardı ki hangisine bakacağınızı şaşırıyordunuz.
Ama Saliha Şahin’in Eda Erdem’e sarılıp ağlaması beni çok etkiledi.
Saliha’nın sporculuk yolu da dümdüz ilerleyen bir yol değil. Farklı kulüpler, farklı takımlar, hatta Polonya’ya uzanan bir dönem…
Bu değişikliklerin nedenlerini onun adına yorumlamak istemiyorum. Ama bazen sporcuların kariyerlerinde kendilerine bir yer açabilmek için ne kadar uzun bir yol yürüdüklerini görüyoruz.
Ve o gece Saliha, Türkiye’nin en çok ihtiyaç duyduğu anda sahadaydı.
Maç bittiğinde ise kaptanına sarıldı ve ağladı.
O anda ne hissettiğini bilmiyorum.
Ama o sarılma zaten çok şey anlatıyordu.
Bu şampiyonlukta çok fazla gözyaşı vardı
Sanırım gecenin ortak görüntülerinden biri buydu.
Çok fazla gözyaşı vardı ama hiçbirinin hikâyesi aynı değildi.
Vargas ağlıyordu.
Saliha kaptanına sarılıp ağlıyordu.
Sonra madalya töreninde gözüm Sinead Jack-Kısal’a takıldı.
Türk bayrağı göndere çekilirken İstiklal Marşı’nı gözyaşları içinde söylüyordu.
Trinidad ve Tobago’da doğmuş, daha sonra Türk vatandaşlığına geçmiş bir sporcunun o anını izlerken, bir gece önce yaşanan “devşirme” tartışmaları da ister istemez aklıma geldi.
Belki de bir sporcunun kendisini nereye ait hissettiğini bizim tartışmamıza gerek yok.
Bazen bunu bayrak yükselirken gözlerinden akan yaşlar zaten anlatıyor.
Sonra aileler…
Ve benim için gecenin belki de en duygusal kısmı…
Maç bitince sporcular ailelerine koştular.
Özellikle Elif ve Saliha Şahin’in anne ve babalarına sarıldığı anlar…
Resmen sevgi yumağına dönüşmüşlerdi.
İzlerken eşimle birbirimize baktık ve ikimiz de gözyaşlarımıza hakim olamadık.
Çünkü o görüntü bize hiç yabancı değildi.
Hatta sonrasında o sahneyi gören birçok dostumuzdan mesajlar aldık. O anne-babanın çocuklarıyla sarıldığı görüntünün içinde bizi gördüklerini söylediler.
Sanırım bizi asıl etkileyen de buydu.
Biz o ailenin yıllar boyunca neler yaşadığını elbette bilemeyiz. Ama bir sporcu ailesi olarak o sarılmanın ne anlama gelebileceğini çok iyi biliyoruz.
Antrenmanlar, kamplar, yarışlar, ayrılıklar, sakatlıklar…
Çocuğunuz kötü olduğunda bazen hiçbir şey yapamadan beklemek, başardığında onunla birlikte sevinmek…
Yıllar boyunca bir sürü şey yaşanıyor.
Sonra çocuğunuz büyüyor. Milli sporcu oluyor. Avrupa Şampiyonu oluyor.
Ama maç bittiğinde annesine babasına koşup sarıldığında…
O yine sizin çocuğunuz.
Branş değişiyor ama duygular pek değişmiyor.
Belki bu yüzden eşimle o görüntünün içinde biraz da kendimizi gördük.
Ve kaptan…
Sonunda Eda Erdem’in maç sonundaki röportajını dinledim.
Söyledikleri bence kupanın kendisi kadar değerliydi.
Cumhuriyet’in kendilerine açtığı yolda Türk kadınının neler başarabileceğini bir kez daha gösterdiklerini söyledi.
Ve bununla da kalmadı:
“Türk kadını her zaman hayal etmeye, mücadele etmeye ve kazanmaya devam edecek.”
Bir kız çocuğu annesi olarak sanırım bu sözlerden biraz daha fazla etkilendim.
Çünkü kızınız yıllarını sporun içinde geçirirken önünde böyle kadınların olduğunu bilmek çok değerli.
Buse’nin branşı yüzme.
Eda’nınki voleybol.
Birinin önünde file var, diğerinin önünde kulvar.
Ama verilen mesaj aslında aynı.
Hayal etmek. Mücadele etmek. Vazgeçmemek.
Eda’nın sözlerini dinlerken benim aklıma sadece o akşam sahada olan sporcular gelmedi.
Tribündeki küçük kız çocukları geldi.
Televizyon başında Filenin Sultanları’nı izleyen çocuklar geldi.
Belki içlerinden biri o gece ilk kez:
“Ben de yapmak istiyorum.”
diye düşündü.
Bence bir şampiyonluğun bırakabileceği en güzel miraslardan biri de bu.
Birinde file var, diğerinde kulvar
Bizim hayatımız voleybol salonlarında değil, yüzme havuzlarında geçti.
Birinde takım arkadaşlarınızla aynı sahanın içindesiniz.
Diğerinde start verildiğinde kendi kulvarınızda çoğunlukla yalnızsınız.
Ama sporun dili aslında çok değişmiyor.
Bir yüzücü kötü bir ilk 100 metreden sonra kalan 100 metreye devam ediyor.
Bir voleybol takımı Avrupa finalinde üçüncü seti 25-12 kaybettikten sonra dördüncü sete çıkıyor.
İkisinde de bazen aynı soru var:
“Buradan geri dönebilir miyim?”
Filenin Sultanları dün gece bunun cevabını verdi.
Madalyaların değil, o madalyalara giden yolun hikâyesi…
Kulvardaki Hayat‘ı kurarken kullandığımız cümle tam olarak buydu:
“Madalyaların değil, o madalyalara giden yolun hikâyesi.”
6 Eylül akşamı sanki bunun voleybol sahasındaki halini izledik.
Yıllar sonra bu maça baktığımızda sonuçlarda Türkiye’nin İtalya’yı 3-2 yenerek Avrupa Şampiyonu olduğunu göreceğiz.
Ama benim hatırlayacaklarım biraz farklı olacak.
25-12 kaybedilen üçüncü setten sonra birbirine destek olan sporcular…
Kenarda onları sürekli destekleyen Santarelli…
Dört ay önce ameliyat olmuş Derya…
Fiziksel sıkıntılarına rağmen sahaya çıkan Hande…
Kaptanına sarılıp ağlayan Saliha…
Gözyaşlarını tutamayan Vargas…
İstiklal Marşı’nı ağlayarak söyleyen Sinead…
Ve çocuklarına sarılıp sevgi yumağına dönüşen bir anne ile baba.
Sonra Eda Erdem’in söylediği o cümle:
“Bugün Avrupa’nın başkenti İstanbul!”
Evet kaptan…
6 Eylül akşamı gerçekten öyleydi.