Taranto’dan Geriye Sadece Madalyalar Kalmasın
Bir şampiyona bittiğinde geriye ne kalıyor?
İlk baktığımız yer çoğu zaman sonuçlar oluyor.
Kim kazandı?
Kim kürsüye çıktı?
Kaç altın, kaç gümüş, kaç bronz?
Taranto’da düzenlenen 20. Akdeniz Oyunları’nın yüzme yarışlarını takip ederken biz de elbette önce bunları gördük.
Sudem Denizli’nin 200 metre sırtüstünde gelen bronz madalyası…
Doruk Yoğurtçuoğlu’nun 200 metre kurbağalamadaki şampiyonluğu…
Ahmet Mete Boylu’nun 200 metre serbestteki gümüşü…
Emre Sakçı’nın 50 metre kurbağalamadaki altını ve aynı finalde Nusrat Allahverdi’nin bronzu…
Ve son gün Berke Saka’nın 200 metre bireysel karışıktaki gümüşü ile Polat Uzer Turnalı’nın 200 metre kelebekteki bronzu…
Türkiye yüzme yarışlarını iki altın, iki gümüş ve üç bronz olmak üzere toplam yedi madalyayla tamamladı.
Yedi madalya, yedi ayrı sevinç…
Ama yarışları takip ettikçe insanın aklına başka bir soru da geliyor:
Bir milli takımın hikâyesini sadece madalya kazanan sporcular üzerinden anlatmak ne kadar doğru?
Madalyanın rengi, duygunun rengini her zaman anlatmıyor
Sporcular arasında zaman zaman söylenen, ilk duyduğumda bana da çok anlamlı gelen bir düşünce vardır.
Birinci olduğunuzda çok sevinirsiniz.
Çünkü yarışı kazanmışsınızdır.
İkinci olduğunuzda bazen üzülürsünüz.
Elinizde bir madalya vardır ama aklınız birkaç dakika önce kaçırdığınız birinciliktedir.
Hele o birincilik santi saniyelerle kaçtıysa, gümüş madalyaya bakarken insanın içinde sevinçle “acaba?” duygusu yan yana durabilir.
Üçüncü olduğunuzda ise yeniden büyük bir sevinç vardır.
Çünkü kürsünün son basamağını yakalamış, o yarıştan bir madalyayla çıkmışsınızdır.
Elbette her sporcu aynı şeyi hissetmez. Her yarışın, her sporcunun beklentisinin ve hedefinin hikâyesi farklıdır.
Ama bu düşünce bana hep sporun ilginç taraflarından birini hatırlatıyor:
Bazen ikinci olan sporcu üçüncü olandan daha üzgün olabilir.
Dışarıdan baktığımızda yalnızca madalyanın rengini görüyoruz.
Sporcunun içinde ne yaşandığını ise sonuç tablosu yazmıyor.
Peki ya kronometre?
Madalyanın rengi sporcunun ne hissettiğini her zaman anlatmıyorsa, sıralama da anlatmıyor.
Çünkü yüzmede sporcunun baktığı tek şey kaçıncı olduğu değil.
Bir de kronometre var.
Hatta bazen her şeyden önce o var.
Bir sporcu finali beşinci, altıncı ya da sekizinci bitirip havuzdan yüzünde kocaman bir gülümsemeyle çıkabilir.
Çünkü ekrandaki derece onun best time’ıdır.
O güne kadar yüzdüğü en iyi derece…
Belki aylardır geçmeye çalıştığı kendi zamanı.
Madalya yoktur.
Ama sporcu kendisini geçmiştir.
Bunun tam tersi de mümkün.
Bir sporcu kürsüye çıkar, boynuna madalyasını takar ama havuzdan beklediği kadar mutlu çıkmayabilir.
Çünkü kendi en iyi derecesinden uzakta yüzdüğünü bilir.
Dışarıdan baktığımızda ona:
“Ama madalya aldın!”
demek çok kolaydır.
O ise belki içinden:
“Ben bundan daha iyisini yüzebilirdim.”
diye düşünüyordur.
İşte yüzmenin dışarıdan bakıldığında anlaşılması belki de en zor taraflarından biri bu.
Sporcu yalnızca yan kulvardaki rakibiyle yarışmıyor.
Bir taraftan da sürekli kendisiyle yarışıyor.
Kendi en iyi derecesiyle, kendi hedefleriyle, kendi beklentileriyle…
Bu yüzden bazen madalyasız bir yarış büyük bir mutluluk, madalyalı bir yarış ise küçük bir burukluk bırakabiliyor.
Sonuç tablosu bize sporcunun kaçıncı olduğunu söylüyor.
Ama o sonucun sporcu için ne ifade ettiğini söylemiyor.
Kürsünün hemen yanında da birileri var
Sonra dördüncüler geliyor.
Taranto’da da kürsünün hemen yanında kalan sporcularımız oldu.
Sonuç tablosunda isimlerinin karşısında yalnızca 4. yazıyor.
Madalya yok.
Kürsü fotoğrafı yok.
Ama sporun içinde olduğunuzda dördüncülüğe biraz başka bakmaya başlıyorsunuz.
Çünkü kürsünün üç basamağı olması, dördüncü olan sporcunun oraya ulaşmak için daha az çalıştığı anlamına gelmiyor.
O da sabah antrenmanlarına kalktı.
O da kamplara gitti.
O da seçmelerden geçti.
O da iyi yarışlar kadar kötü yarışlar yaşadı.
Ve bazen onu kürsüden ayıran şey yalnızca birkaç santi saniye oldu.
İşte kronometrenin acımasızlığı biraz da burada.
Bir tarafta madalya vardır.
Diğer tarafta yoktur.
Aradaki fark ise bazen gözünüzü kırpmanızdan daha kısa bir zamandır.
Ama mesele yalnızca ilk dört de değil
Taranto’da Türkiye adına havuza çıkan sporcuların bazıları birden fazla final yüzdü.
Bazıları seçmelerde kaldı.
Bazıları bir yarışında istediğini bulamadı, başka bir yarışında çok daha iyi yüzdü.
Bazıları için Taranto kürsüyle bitti.
Bazıları içinse belki eve döndüğünde uzun süre düşüneceği bir yarışla.
Aslında yüzmenin gerçeği de tam olarak bu.
Bir sporcuyu tek bir yarışla tanımlayamıyorsunuz.
Bir gün çok iyi yüzüyorsunuz.
Ertesi gün olmuyor.
Sabah istediğiniz dereceyi göremiyorsunuz, akşam bambaşka bir yarış çıkarabiliyorsunuz.
Bir organizasyondan madalyayla dönerken bile bütün yarışlarınız istediğiniz gibi geçmemiş olabiliyor.
Biz dışarıdan birkaç dakikalık yarışları izliyoruz.
Sporcunun yolculuğu ise yıllar sürüyor.
Bir kez daha start taşının arkasına geçmek
Taranto sonuçlarında benim özellikle dikkatimi çeken anlardan biri de Pınar Dönmez’in 50 metre kurbağalama yarışıydı.
Seçme yarışı yetmedi.
Finale kimin çıkacağını belirlemek için bir kez daha yarışması gerekti.
Swim-off.
Yarışınızı yüzüyorsunuz.
Havuzdan çıkıyorsunuz.
Sonucu görüyorsunuz.
Ama birkaç saat sonraki finalde olup olmayacağınızı hâlâ bilmiyorsunuz.
Sonra tekrar hazırlanıyorsunuz.
Tekrar havuza geliyorsunuz.
Ve yeniden start taşının arkasına geçiyorsunuz.
Sonunda final gelmeyebilir.
Ama bana kalırsa sporculuğun önemli taraflarından biri tam da orada ortaya çıkıyor.
Bir kez daha o taşın arkasına geçebilmekte.
Çünkü spor her zaman kazandığınız anlarda sizi sınamıyor.
Bazen istediğinizi alamadığınız anda ne yaptığınızla da sizi sınıyor.
Aynı finalde iki Türk yüzücü
Taranto’nun en güzel anlarından biri ise erkekler 50 metre kurbağalama finaliydi.
Emre Sakçı ve Nusrat Allahverdi aynı finalde Türkiye adına yüzdüler.
Yarış bittiğinde Emre altın, Nusrat bronz madalyanın sahibiydi.
Üstelik ikisinin derecesi arasında yalnızca 15 salise vardı.
İki Türk yüzücü.
Aynı final.
Aynı kürsü.
Bence Taranto’dan akılda kalacak fotoğraflardan biri de bu olacak.

Emre Sakçı’yı yıllardır uluslararası yarışlarda izliyoruz.
Şimdi aynı finalde başka bir Türk yüzücüyle birlikte kürsüde.
Bir sporda devamlılık belki biraz da böyle görünüyor.
Birileri yıllarca o bayrağı taşıyor.
Arkadan başka sporcular geliyor.
Sonra bir gün aynı finalde yan yana yüzüyorlar.
Ve yarış bittiğinde aynı bayrak için birlikte kürsüye çıkıyorlar.
Bireysel sporun içindeki takım
Yüzmeye genellikle bireysel bir spor diyoruz.
Ve büyük ölçüde öyle.
Start taşının üzerine tek başınıza çıkıyorsunuz.
Kulvar sizin.
Kronometre sizin için çalışıyor.
Ama milli takım forması giyildiğinde hikâyenin başka bir tarafı daha ortaya çıkıyor.
Bayrak yarışlarında bunu çok daha açık görüyorsunuz.
Taranto’da da sabah bayrağı yüzerek takımı finale taşıyan sporcularla, akşam finalde Türkiye adına havuza çıkan sporcular aynı büyük hikâyenin parçalarıydı.
Akşam finalinde Sudem Denizli, Berkay Ömer Öğretir, Arda Akkoyun ve Beren Başaran Türkiye adına havuza çıktılar.
Birinin sabah yaptığı iş, akşam başka bir takım arkadaşının yarışına dönüştü.

Bence milli takım olmanın en güzel taraflarından biri de bu.
Bazen kendi dereceniz için yüzüyorsunuz.
Bazen arkadaşınızın bıraktığı yerden devam ediyorsunuz.
Bazen de kendi yarışınız bittikten sonra tribünde başka bir arkadaşınız için heyecanlanıyorsunuz.
Sonuçta tabelada tek bir ülkenin adı yazıyor:
TÜRKİYE. 🇹🇷
Sonuç tablosunun anlatamadıkları
Belki bütün mesele burada.
Sonuç tablosu bize çok şey söylüyor.
Dereceyi söylüyor.
Sıralamayı söylüyor.
Finalisti söylüyor.
Madalyayı söylüyor.
Ama bazı şeyleri hiç söylemiyor.
İkinci olan sporcunun kaçan birincilik için ne hissettiğini söylemiyor.
Dördüncü olanın kürsüye ne kadar yaklaştığını her zaman anlatmıyor.
Kendi en iyi derecesini yapan bir sporcunun, madalyası olmadığı halde havuzdan ne kadar mutlu çıktığını göstermiyor.
Boynunda madalyası olan başka bir sporcunun, istediği dereceyi yüzemediği için yaşadığı burukluğu da göstermiyor.
Finale çıkamayan sporcunun o yarış için kaç aydır hazırlandığını bilmiyor.
Kötü bir yarıştan sonra takım arkadaşının finalinde tribünde nasıl bağırdığını yazmıyor.

Bir antrenörün yarıştan önce sporcusuna söylediği son cümleyi bilmiyor.
Teknik ve sağlık ekibinin o sporcuyu start taşına getirebilmek için arka tarafta yaptıklarını göstermiyor.
Ve belki de bu yüzden bir milli takımı yalnızca madalya tablosuyla değerlendirmek bana hep eksik geliyor.
Taranto’dan geriye ne kalsın?
Elbette madalyalar kalsın.
Altınlar, gümüşler, bronzlar…
Kürsü fotoğrafları kalsın.
Türk bayrağının göndere çıktığı anlar kalsın.
İstiklal Marşı kalsın.
Bunların hepsi çok değerli.
Ama biraz daha fazlası da kalsın.
Kürsünün hemen yanında kalan sporcu…
Kendi en iyi derecesini yüzüp sevinen…
Beklediği dereceyi bulamayıp hayal kırıklığı yaşayan…
Finalde ülkesini temsil eden…
Seçmede istediğini bulamayan…
Swim-off için yeniden start taşının arkasına geçen…
Sabah arkadaşını finale taşıyan…
Akşam onun bıraktığı yerden devam eden…
Kendi yarışı bittikten sonra takım arkadaşını alkışlayan…
Hepsi kalsın.
Çünkü bir milli takımdan bahsediyorsak, hikâyenin içinde hepsi var.
Bu hikâyenin içinde bir takım vardı
Bu nedenle bu yazıyı yalnızca Taranto’da madalya kazanan sporcularımızın isimleriyle bitirmek istemiyoruz.
Taranto 2026’da Türkiye adına havuza çıkan yüzücüler:
Ahmet Mete Boylu • Alisa Enercan • Arda Akkoyun • Belis Şakar • Beren Başaran • Berkay Ömer Öğretir • Berke Saka • Dila Gençay • Doruk Yoğurtçuoğlu • Ecem Dönmez Öğretir • Efe Hacısalihoğlu • Ela Su Erensoy • Emir Batur Albayrak • Emre Onuş • Emre Sakçı • Eren Kuru • İlkim Karaali • Kerem İlyem • Meriç Uygun • Mert Ali Satır • Nusrat Allahverdi • Pınar Dönmez • Polat Uzer Turnalı • Selen Özbilen • Selinnur Sade • Sudem Denizli • Tuncer Berk Ertürk
Birinin yanına altın madalya koymadan.
Birinin yanına final derecesi yazmadan.
Birini diğerinden ayırmadan.
Çünkü Taranto’da onlar:
Türkiye Yüzme Milli Takımı’ydı.
Ve elbette bu sporcuların yanında günler boyunca çalışan antrenörlerimize, teknik ve sağlık ekibimize ve bu takımın arkasında emeği bulunan herkese de teşekkür ederiz.
Bu yazıda bazı sporcularımızın yarışlarından daha fazla bahsettik.
Bazılarının ismi ise hikâyenin içinde hiç geçmedi.
Ama bunun nedeni birinin diğerinden daha önemli olması değil.
Tam tersine.
Bu yazıyı hazırlarken dönüp dolaşıp geldiğimiz yer tam olarak burası oldu:
Bir milli takım yalnızca madalya kazanan sporculardan oluşmuyor.
O nedenle hepinize teşekkür ederiz.
Kazandığınız madalyalar için elbette.
Yüzdüğünüz finaller için de.
Yaptığınız kişisel en iyi dereceler için de.
Ama sadece bunlar için değil.
O start taşlarının arkasına Türkiye adına geçtiğiniz için.
O kulvarlarda ay-yıldızlı formayla yüzdüğünüz için.
Ve bize bir kez daha şunu hatırlattığınız için:
Kürsünün üç basamağı var.
Ama o kürsüye giden yolun içinde çok daha fazla insan var.