Bu yazı bir uzman görüşü değil; iki çocuğuyla yıllardır yüzme havuzlarında bulunan bir annenin, sporcu veliliğine dair zaman içinde değişen düşüncelerinin ve kendi deneyimlerinin bir paylaşımıdır.

Çocuğumuzun Her Antrenmanını İzlemeli miyiz?

Pandemi bana sporcu veliliği hakkında ne öğretti?

Bu yazı bir uzman görüşü değil; iki çocuğuyla yıllardır yüzme havuzlarında bulunan bir annenin, sporcu veliliğine dair zaman içinde değişen düşüncelerinin ve kendi deneyimlerinin bir paylaşımıdır.

Veli çocuğunun antrenmanını izlemeli mi?

Bana bu soruyu Buse Melek yüzmeye başladığında sorsaydınız, muhtemelen hiç düşünmeden “Tabii ki” derdim.

Çocuğunuz saatlerce havuzda. Siz zaten onu antrenmana götürmüşsünüz. Tribünde oturup yüzmesini izlemenin ne zararı olabilir?

Hatta tam tersine, ilgili bir veli olmanın gereği gibi geliyordu bana.

Yıllar sonra aynı soruyu sorarsanız cevabım artık çok farklı.

Çünkü bu konuda fikrimi değiştiren şey bir kitap, bir antrenör ya da okuduğum bilimsel bir çalışma olmadı.

Pandemi oldu.

İzledikçe Görüyor, Gördükçe Yorumluyoruz

Buse Melek’in yüzmeye başladığı ilk yıllarda antrenmanları veliler olarak izleyebiliyorduk. Biz de doğal olarak tribündeki yerimizi alıyor ve çocuklarımızı seyrediyorduk.

Başlangıçta bunun çok normal olduğunu düşünüyorsunuz. Sonuçta çocuğunuzun yaptığı sporu görmek, nasıl çalıştığını izlemek, gelişimine şahit olmak istiyorsunuz.

Fakat zaman içerisinde farkında olmadan başka bir şey olmaya başlıyor.

Çünkü sürekli izlediğiniz bir şeyi, bir süre sonra sadece izlemiyorsunuz. Değerlendirmeye başlıyorsunuz.

Antrenörü izliyorsunuz.

Kendi çocuğunuzu izliyorsunuz.

Diğer çocukları izliyorsunuz.

“Bugün onunla daha fazla ilgilendi.”

“Benim çocuğumu sıranın arkasına koydu.”

“Ona bir şey söylemedi ama benimkine kızdı.”

Sonra çocukların yüzüşlerini karşılaştırmaya başlıyorsunuz.

Kim daha hızlı?

Kim kimi geçti?

Kimin derecesi ne?

Hatta o dönem bazı velilerin ellerinde kronometre ya da telefonla yalnızca kendi çocuklarının değil, diğer çocukların da antrenman derecelerini tuttuklarını ve kaydettiklerini hatırlıyorum.

Şimdi bütün bunları dışarıdan gözlemlemiş biri gibi anlatırsam haksızlık etmiş olurum.

Ben de zaman zaman kronometre tuttum.

Ben de kendi çocuğumun antrenmanını izlerken yorum yaptım.

Ben de antrenörün bazı kararlarını kendi kendime sorguladım.

Ben de diğer çocukların nasıl yüzdüğüne baktım.

Diğer çocukların derecelerini kaydetmedim belki ama tribündeki bu dünyanın tamamen dışında olduğumu söylemem doğru olmaz.

Çünkü insan o ortamın içinde oldukça farkında olmadan onun bir parçası haline geliyor.

Üstelik bunun altında her zaman veli hırsı da olmayabilir.

Bazen sadece çocuğunuzu korumaya çalışıyorsunuz.

Çocuğunuzun yeterince ilgi görmediğini düşünüyorsunuz. Bir haksızlık yapıldığına inanıyorsunuz. Antrenörün söylediği bir söze takılıyorsunuz.

Ve izledikçe daha çok görüyorsunuz.

Gördükçe daha çok düşünüyorsunuz.

Düşündükçe daha fazla yoruluyorsunuz.

Üstelik çoğu zaman antrenmanda yaşanan bir olayı çocuk birkaç dakika sonra unutmuşken, veli o olayı saatlerce kafasında taşımaya devam edebiliyor.

Sonra araba yolculuğunda konu yeniden açılıyor.

Eve taşınıyor.

Belki çocuk çoktan unutmuşken biz tekrar hatırlatıyoruz.

Farkında olmadan kendi yorgunluğumuzu çocuğumuza da taşıyoruz.

Sonra Pandemi Oldu

Pandemi hepimizin hayatından çok şey aldı. Günlük hayatımız bir anda değişti. Evlerimize kapandık, maskeler hayatımıza girdi ve ilk dönemlerde havuzlar da kapandı.

Antrenmanlar durdu.

Oysa yüzme, bir ay ara verip sonra kaldığınız yerden devam edebileceğiniz bir spor değil.

Bir süre sonra federasyon kararlarıyla havuzlar kontrollü şekilde yeniden açılmaya, sporcular da antrenmanlara dönmeye başladı.

Ama önemli bir fark vardı.

Çocuklar havuza girebiliyordu, veliler giremiyordu.

Tribünler kapalıydı.

Çocuklarımızı havuzun kapısında bırakıp dışarıda beklemeye başladık.

Kimi zaman yürüyüş yaptık, kimi zaman bir yerde oturduk, kitap okuduk, diğer velilerle sohbet ettik.

Çocuklar içeride antrenmanlarını yapıyorlardı.

Biz ise ilk defa hiçbir şey görmüyorduk.

Başlangıçta garipti.

Çocuğum nasıl yüzdü?

Antrenman nasıldı?

Antrenörü ne söyledi?

Kim öndeydi?

Kim gerideydi?

Bilmiyorduk.

Sonra zaman içerisinde çok önemli bir şey fark ettim.

Bilmemek de aslında kötü bir şey değilmiş.

Hatta bazen sporcu veliliğinin önemli bir parçasıymış.

Çünkü görmediğiniz bir şeyi yorumlayamıyorsunuz.

Antrenör çocuğunuza kızdıysa ve çocuğunuz bunu beş dakika sonra unuttuysa siz de bilmiyorsunuz.

Bir arkadaşı onu geçtiyse görmüyorsunuz.

Sıranın arkasında yüzdüyse bunu sorgulamıyorsunuz.

Bir seti kötü yüzdüyse eve giderken neden kötü yüzdüğünü sormuyorsunuz.

Antrenmanda yaşanan, antrenmanda kalmaya başlıyor.

Ve benim kişisel gözlemim, çocukların biz antrenmanları izlemediğimiz için gelişimlerinin gerilemediği, tam tersine daha rahat gelişebildikleri yönünde oldu.

Çünkü yalnızca çocukların üzerindeki baskı azalmamıştı.

Antrenörün üzerindeki tribün baskısı da ortadan kalkmıştı.

Çocuk “Acaba annem gördü mü?”, “Babam buna ne diyecek?” diye düşünmeden antrenmanını yapabiliyordu.

Antrenör de tribünden sürekli izlendiğini düşünmeden işini yapabiliyordu.

Biraz geri çekilmenin çocuğumdan uzaklaşmak olmadığını, aslında ona kendi alanını açmak olduğunu o dönemde anlamaya başladım.

Tribünler Açıldı, Ama Ben Geri Dönmedim

Pandemi gündeminin değişmeye başlamasıyla tribünler de yavaş yavaş yeniden velilere açıldı.

Ama ben tribünlere geri dönen velilerden olmak istemedim.

Çünkü antrenmanı izlemediğimde ya da o ortamın içine girmediğimde kafamın çok daha rahat olduğunu fark etmiştim.

Zaman içerisinde veli arkadaşlarımın çoğu da eskisi kadar yoğun şekilde antrenman izlememeye başladı.

Antrenman saatlerini biraz kendimize ayırdık.

Spor yapmaya, yürümeye, kitap okumaya başladık. Bazen antrenmanın son 15-20 dakikasında tribüne çıkıp çocuklara şöyle bir göz atıyorduk.

Bu kadarı bana yetmeye başlamıştı.

Aslında değişen çocukların antrenmanı değildi.

Değişen bizim antrenmanla kurduğumuz ilişkiydi.

İbrahim Hoca’nın Matematik Sorusu

Bu dönemde Umut başka bir kulüpte yüzme kariyerine devam ediyordu.

Oradaki düzen ise farklıydı. Veliler antrenmanı hiçbir şekilde izleyemiyordu. Zaten kulübün fiziki yapısı da velilerin antrenman izlemesine uygun değildi.

Biz Umut’un gelişimiyle ilgili geri dönüşleri yalnızca antrenöründen alıyorduk.

Başlangıçta hiçbir şekilde antrenman izleyememeyi yadırgamıştık.

Sonuçta yıllarca izlemeye alışmıştık.

Fakat yıllarını bu işe adamış İbrahim Hoca’nın bir sohbet esnasında bize sorduğu soru bende gerçek bir aydınlanma yarattı:

“Çocuğunuzun matematik dersine girip öğretmenin dersi nasıl işlediğine, çocuğunuzun derste anlayıp anlamadığına bakıyor musunuz?”

Hayır.

Hiçbirimiz yapmıyoruz.

Çocuğumuzu okula gönderiyoruz. Matematik öğretmeninin o gün hangi soruyu çözdüğünü görmüyoruz. Çocuğumuza kaç kez söz verdiğini, hangi soruda zorlandığını, yanındaki arkadaşının ondan daha hızlı çözüp çözmediğini takip etmiyoruz.

Öğretmenin işini nasıl yaptığını sınıfın arkasında oturup gözlemlemiyoruz.

Çocuğumuzun gelişimini sınavlarından, notlarından, karnesinden ve gerektiğinde öğretmeninden aldığımız geri bildirimlerden takip ediyoruz.

Peki neden yüzme antrenmanını mutlaka izlemek istiyoruz?

Daha önemlisi, izlediğimiz şeyi gerçekten değerlendirebilecek bilgiye sahip miyiz?

Bir antrenörün çocuğu neden o sıraya koyduğunu biliyor muyuz?

Neden o gün o seti yüzdürdüğünü?

Neden bir sporcuyla daha fazla konuştuğunu?

Antrenmanın o günkü hedefinin ne olduğunu?

O antrenmanın haftalık, aylık ya da sezonluk planın neresinde durduğunu?

Çoğumuz bilmiyoruz.

Çünkü bu bizim uzmanlık alanımız değil.

Ama tribünde yeterince uzun süre oturduğunuzda bir süre sonra bildiğinizi düşünmeye başlayabiliyorsunuz.

Oysa çocuğumuzun gelişip gelişmediğini anlamak için önümüzde çok daha somut bir alan var:

Yarışlar.

Yarış derecelerini görüyoruz. Önceki yarışlarıyla karşılaştırabiliyoruz. Sezon içerisindeki gelişimini takip edebiliyoruz. Gerektiğinde antrenörüyle konuşup onun değerlendirmesini alabiliyoruz.

Belki de ilgilenmekle müdahil olmak arasındaki farkı burada anlamamız gerekiyor.

Havuz Artık Onların Alanıydı

Daha sonraları Buse Melek’in de kulüp değiştirmesiyle birlikte iki çocuğum için de antrenman izleme dönemi tamamen hayatımdan çıktı.

Artık ne Buse Melek’in ne de Umut’un antrenmanlarını izliyordum.

Ama zaman içerisinde bunun başka bir tarafının da ne kadar değerli olduğunu fark ettim.

Ben çocuklarımı izlemiyordum ama başkaları da benim çocuklarımı izleyemiyordu.

Diğer sporcuları da…

Kulüp, orada yüzen sporcular için gerçekten kendilerine ait bir alan haline gelmişti.

Havuzun etrafında bu işi yapanlar ve bu işi öğretenler vardı.

Sporcular ve antrenörler.

Bence bunun sporcular üzerinde yarattığı rahatlık tahmin edilenden çok daha büyük.

Çünkü çocuk antrenmana geldiğinde artık tribünde kimlerin olduğunu düşünmek zorunda kalmıyor.

Annem beni izliyor mu? Babam bugün geldi mi? Birileri benim derecemi tutuyor mu? Kötü yüzersem kim görecek? Antrenör bana kızarsa ailem bunu izleyecek mi?

Bunları düşünmeden sadece yapması gereken işe odaklanabiliyor:

Antrenmanına.

Çocuklar büyüdükçe bunun başka bir boyutu daha ortaya çıkıyor: mahremiyet.

Yüzme diğer birçok spordan farklı. Sporcular hayatlarının çok büyük bir bölümünü mayo ile havuz kenarında geçiriyorlar. Özellikle kız sporcuların tribünde sürekli yetişkinlerin olmadığı bir ortamda kendilerini daha rahat hissedebilmelerinin de önemli olduğunu düşünüyorum.

İstedikleri antrenman mayosunu ya da bikinisini “Tribünde kim var?” diye düşünmeden giyebilmeleri bile bir rahatlık.

Bu sporu yapan çocukların kullandıkları ekipmanlar, mayoları, gözlükleri, boneleri, terlikleri…

Bunlar onların dünyasının bir parçası.

Belki havuz ve deck de biraz yalnızca onların dünyası olmalı.

Peki Bugün Bana Sorsanız?

Yıllar içerisinde kazandığım tecrübelerin sonunda bugün bana “Veli antrenmanı izlemeli mi?” diye sorarsanız cevabım net:

Bence veli antrenmanı izlememeli.

Bunu veliyi çocuğunun spor hayatından uzaklaştırmak için söylemiyorum.

Tam tersine, hem çocuğumuzun hem de antrenörümüzün üzerinde “izleniyorum” baskısı olmaması için söylüyorum.

Yüzme zaten başlı başına zor bir spor.

Bu çocuklar hayatlarının çok büyük bir bölümünü havuzlarda geçiriyorlar. Sabah antrenmanları, akşam antrenmanları, kara çalışmaları, kamplar, yarışlar…

Bence hayatlarının bu kadar büyük bölümünü geçirdikleri havuzun ve deck’in kendilerine ait olmasını hak ediyorlar.

Orada hata yapabilmeliler.

Kötü yüzebilmeliler.

Antrenörlerine kızabilmeliler.

Antrenörleri onlara kızabilmeli.

Arkadaşları onları geçebilmeli.

Onlar arkadaşlarını geçebilmeli.

Ve bütün bunlar bazen sadece havuzda kalabilmeli.

Peki çocuğumuz eve geldiğinde anlatmak isterse?

Anlatsın.

Antrenörüne kızdıysa ve bunu bizimle paylaşmak istiyorsa anlatsın.

Arkadaşı onu geçti diye sinirlendiyse anlatsın.

Kötü yüzdüyse anlatsın.

Çok iyi bir antrenman yaptıysa heyecanla onu da anlatsın.

Biz dinleyelim.

Ama mümkün olduğunca dinleyici olarak kalalım.

Çünkü çocuğumuzun bize anlattığı her olay bizden bir çözüm beklediği anlamına gelmeyebilir. Bazen sadece içini dökmek, yaşadığı şeyi annesiyle ya da babasıyla paylaşmak istiyordur.

Antrenörüne kızdı diye hemen antrenörüne gitmemiz gerekmiyor.

Arkadaşı onu geçti diye neden geçtiğini araştırmamız gerekmiyor.

Bir antrenmanı kötü geçti diye ertesi gün tribüne çıkıp ne yaptığını kontrol etmemiz gerekmiyor.

Elbette çocuğumuzun sağlığı, güvenliği ya da gerçekten yetişkin müdahalesi gerektiren ciddi bir durum söz konusuysa bu bambaşka bir konu.

Ama sporun doğal akışı içerisinde karşılaştığı her sorunu onun adına çözmeye çalışırsak, belki de sporun ona kazandıracağı en değerli deneyimlerden bazılarını elinden almış oluruz.

Antrenörüyle kendi ilişkisini kurmayı…

Takım arkadaşlarıyla yaşadığı sorunları çözmeyi…

Kaybetmeyi…

Geçilmeyi…

Eleştirilmeyi…

Kızmayı ve sonra sakinleşmeyi…

Bunların hepsini öğrenmesi gerekiyor.

Bizim Yerimiz Neresi?

Sanırım yıllar içerisinde benim için değişen en önemli şey bu oldu.

Eskiden iyi bir sporcu velisi olmanın çocuğunun spor hayatını mümkün olduğunca yakından takip etmek olduğunu düşünüyordum.

Bugün ise iyi bir sporcu velisi olmanın bazen ne zaman geri çekileceğini bilmek olduğunu düşünüyorum.

Çocuğumuzu havuza götürmek, ihtiyacı olduğunda yanında olmak, başarısına sevinmek, başarısızlığında sevgimizin değişmediğini hissettirmek ve anlatmak istediğinde dinlemek…

Ama onun yerine yüzmemek.

Onun yerine antrenörüyle mücadele etmemek.

Onun yerine takım arkadaşlarıyla yarışmamak.

Çünkü o havuz bizim değil.

O antrenman bizim değil.

O yarış da bizim değil.

Onların.

Pandemi hepimizin hayatından çok şey aldı. Bu nedenle geriye dönüp o döneme olumlu bir anlam yüklemek mümkün değil. Ama benim sporcu veliliğim açısından hiç beklemediğim bir şeyi görmemi sağladı.

Çocuğumun her anını görmeden de yanında olabileceğimi öğrendim.

Her antrenmanı bilmeden de gelişimini takip edebileceğimi öğrendim.

Her soruna müdahale etmeden de onu destekleyebileceğimi öğrendim.

Ve belki de en önemlisi, çocuklarımız havuzun kapısından içeri girdiklerinde onlara biraz alan bırakmamız gerektiğini öğrendim.

Onlar antrenmanlarını yapsınlar.

Antrenörleri işlerini yapsınlar.

Biz de o sırada yürüyüşümüzü yapalım, kitabımızı okuyalım, kendimize biraz zaman ayıralım.

Sonra kapı açıldığında çocuğumuz yanımıza gelsin.

Anlatmak istiyorsa anlatsın.

Anlatmak istemiyorsa da anlatmasın.

Biz orada olalım.

Ama her zaman müdahil olmak için değil, ihtiyaç duyduğunda yanında olmak için.

Çünkü belki de sporcu veliliğinde öğrenmemiz gereken en zor şey şu:

Çocuğumuzun yanında olmakla, çocuğumuzun sporunun içinde olmak aynı şey değil.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir